Albüm: Ruckers Hill – Husky

HUSKY - Ruckers Hill - Amazon.com Music

Yazar: Ezgi KUTBAY

2020’nin sonlarında radyoda duyduğum “Heartbeat” adlı şarkıdan sonra tutuldum alternatif müzik grubu Husky’ye. İlk dinlediğim albümleri de size büyük bir heyecanla önerdiğim Ruckers Hill oldu. 2014 tarihli bu albüm birbirinden iyi şarkılar barındırıyor içinde. Alternatif müzik seven, sevmeyen, dinlenmek için bir 49 dakika arayanlar için birebir hepsi. Müzik sizi parçadan parçaya taşıyor, sizi yoracak sesler yok, daha çok içinize dönmenizi sağlayacak, sizi iyileştirecek şarkılar var. Albüme adını veren şarkı “Ruckers Hill” albümü açmakta, sizi o atmosfere sokmakta çok iyi bir iş çıkarıyor. Diğer albümlerine göre bu albüm daha yumuşak, daha az elektronik. Amerikan folk müziği dinleyenlerin hoşlanacağı melodiler var diyebilirim. “Mirror” size bir ayna tutuyor. Aynaya baktığınızda sadece kötüleri görmüyorsunuz ama, neyseniz onu görüyorsunuz, iyisiyle, kötüsüyle, ışığıyla, güneşiyle ve ayıyla kendinize bakıyorsunuz. Bu şarkıların her biri araba kullanırken daha da güzel geliyor kulağa. Özellikle hava karardıktan sonra boş bir bulvarda sürüyorsanız mest olacağınızı iddia ediyorum. Umuyorum ki siz de bu albümü en az benim kadar sever, araba yolculuklarınızda yanınıza alırsınız.

Film: Paris, Texas

Le carré court de Natassja Kinski dans Paris Texas | Coiffure facile a  faire, Carré court wavy, Carré court

Yazar: Hüma YİĞİT

Paris, Texas uzun zamandır izlediğim filmler içinde bana açık ara en çok dokunan oldu, bu sebeple de sizlerle paylaşmadan edemedim. “Paris, Texas” tahmin edileceği üzere iki ayrı yerleşimi temsil etmiyor şimdiden söyleyeyim; burada bahsi geçen “Paris”, ABD’nin Teksas eyaletinde bir yerleşim yeri. Sam Shephard’ın hikayelerini topladığı “Motel Chronicles, City Lights” kitabının uyarlaması olan bu yapım, Wim Wenders tarafından yönetilmiş ve Altın Palmiye ödülüne de layık görülmüştür.

Aslen bir yol filmi olan Paris, Texas, aşk ve aile üstüne müthiş bir dram. Toplumdan kendini soyutlamış Travis’in ıssız yollardaki yürüyüşüne ara verip ailesine, kendisine tekrar bağlanmasını anlatıyor. Filmde bir arayışa tanık oluyoruz, bunda yabancılaşmanın payı ver bence. Akıl ve his karmaşasını dibine kadar yaşıyoruz öyle ki anlayamaz hale geliyoruz; ailemize, sevgilimize, hatta kendimize yabancılaşıyoruz. Bırakın eşimizin, ailemizin ne istediğini anlamayı kendi içimizdeki boşlukları dolduramıyoruz bazen, her ne kadar çok istesek de bazı şeyler mümkün olmuyor. Bırakın birbirimizi anlamayı, birbirimizi göremiyoruz bile.

Çok yalın ve samimi bir film, bir o kadar da yoğun duygular barındırıyor. Harry Dean Stanton ve Nastassja Kinski’nin muazzam performanslarının bu duruma katkısı yadsınamaz. Ek olarak içerdiği görüntüler ve kullanılan çekim teknikleri de zamanında çok övgü toplamış; Wim Wenders fotoğrafçılık becerilerini kullanıp müthiş bir görsellik ortaya koymuş, kartpostaldan fırlamış gibi olan sahneleri izlerken çok keyif alacağınıza eminim. Film 150 dakika ama ben çok daha uzun süre kilitlenmiş buldum kendimi- umarım size de aynı keyfi verir. İzleyecek olanlara şimdiden iyi seyirler diliyorum!

Dizi: The Alienist

The Alienist | TNTdrama.com

Yazar: Defne KARAKOÇ

The Alienist, 19. yüzyılda geçen, polisiye severlerin ilgisini çekebilecek ve içinde psikiyatriye dair elementler de barındıran bir dönem draması. Bu dönemde akıl hastalığından muzdarip insanların kendi doğalarına yabancılaşmış(alienated) oldukları düşünüldüğünden onlarla ilgilenen doktorlara “alienist” dendiği dizinin başında belirtiliyor. Başrolde alienist, yani psikiyatrist Laszlo Kreizler rolünde Daniel Brühl’ü izliyoruz. Yakın arkadaşı John Moore (Luke Evans) ise zevk düşkünü bir gazeteci. New York’ta seks işçisi genç erkekleri hedef alan seri cinayetler gündeme geldiğinde bu ikiliye New York Polis Teşkilatı’nın tek kadın üyesi Sara Howard (Dakota Fanning) da katılıyor. Bu üç karakterin çeşitli analizlerle, akıl dolu hamlelerle bu cinayetleri işleyen kişiye adım adım yaklaşmalarını izliyoruz. Dizinin bu polisiye hikayesinin yanında dönemin koşulları da izleyiciye farklı açılardan oldukça açık bir şekilde aktarılıyor. Karakterler ele alındığında ise asosyal ve dahi Lazslo Kreizler ile insan ilişkileri güçlü, dizide genellikle sağduyunun sesi olarak aktarılan John Moore’un, Holmes ve Watson’ı hatırlattığını söylemek de mümkün. Kaliteli bir dönem dizisi veya son bölümüne kadar merakınızı celbedecek bir yapım arıyorsanız, The Alienist’e bir bakmanızı öneririm.

Görsel Kaynak:

https://www.slashfilm.com/the-alienist-season-2-trailer/

Leave a Reply to Anonim Cancel Reply

1 comment

  1. Anonim

    Tüm öneriler çok başarılı ve yararlı. Özellikle albümü çok beğendim. Teşekkürler!