Depersonalizasyon ilk defa 1898 yılında Dugas tarafından tanımlandı. Tanımlandığından sonraki ilk yüz yılda çoğu psikiyatrist üzerine yorumlar yapmış olsa da ders kitaplarına detaylıca girmesi 1980 yılında Amerikan Psikiyatri Birliği’nin DSM-3’ü (Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı- 3. baskı) yayımlamasından sonra gerçekleşti. Bu yazının amacı, dissosiyatif bozukluklardan depersonalizasyon hakkında genel bir bilgi vermek ve insanlarda bu konu üzerine bir farkındalık oluşturmak. Çünkü, toplumun neredeyse yarısı hayatlarının bir döneminde depersonalizasyonu deneyimliyor. Kim bilir, belki siz de deneyimlemiş ve bunu bilmiyor olabilirsiniz.

Depersonalizasyon bozukluğuna sahip kişiler, kendilerini dışarıdan izliyormuş gibi hissedebilirler.

Dissosiyatif bozuklukların, depersonalizasyonun ve derealizasyonun da bireyin kaldıramaycağı bir durumda kendini koruma mekanizması olarak ortaya çıktığı düşünülmektedir. Normalde, herhangi bir tehditle karşılaşma durumunda canlının “kaç ya da savaş” mekanizması devreye girer. Fakat, tehlike kaçınılmayacak kadar yakında veya büyükse canlı fark edilme ihtimalini düşürmek için hareketsiz kalmaya çabalar. Hayvanlar üzerindeki bu gözlem, tek başına yetersiz kalabilse de, bazı araştırmacılar tarafından dissosiyatif bozuklukların işte verilen bu pasif tepkiyle bağlantılı olduğu düşünmektedir (GÜL, 178). DSM-5’e göre depersonalizasyonla en çok duygusal suistimal ve duyguların gözden gelinmesi ilişkilidir.

DSM-5, depersonalizasyonu kişinin gerçekliği algılayamaması, gerçeklikten kopuk hissetmesi, kendi hislerine, düşüncelerine, algılarına, bedenine veya eylemlerine karşı dışarıdan bir gözlemci gibi hissetmesi olarak ifade eder. Örneğin, zaman algısında bozukluk gibi algı bozuklukları, fiziksel ve/veya duygusal hissizlik (“Hislerim olduğunu biliyorum ama onları hissetmiyorum.”)…

DSM-5‘e göre, depersonalizasyon sahibi kişiler, bir siste ya da transta olduklarını hissedebilirler, aynadaki yansımalarını tanımayabilirler, eylemlerinin ya da hislerinin kendi kontrolleri altında olmadığını düşünebilirler. Bedenlerine yabancılık çekebilirler. En yaygın hali, bedenden dışarı çıkma olarak da bilinen, kişinin bir kısmının gözlemci bir kısmının da katılımcı olduğu bölünmüş bir benlik deneyimidir. Yani, kişinin kendi bedenini gözlemlemesi buna örnek olabilir. Depersonalizasyon tanısında, bazı hastaların geçmiş hatıralarını detaylıca hatırlayamadıkları ve hatıralarını kendileriyle ve duygularıyla eşleştirmekte zorlandıkları görülmüştür. Bireyler kendilerini bir rüyada gibi hissedebilirler (Michelson et al.).

Depersonalizasyon dakikalarca, saatlerce deneyimlenebileceği gibi, aylar hatta yıllar süren vakalar da gözlemlenebilir. Bu rahatsızlığa sahip bireyler, gerçekten var olup olmadıklarını sürekli düşünerek ya da gerçekliklerini onaylamak için algılarını sürekli kontrol ederek takıntı edinebilirler. Uyuşturucu kullanımı, stres, anksiyete ve depresyon gibi psikolojik rahatsızlıklar depersonalizasyona sebep olabilir. Migren baş ağrıları ve temporal lob epilepsisi ve tümörleri, Alzheimer hastalığı gibi hastalıklar da deporsonalizasyona sebep olabilmektedir(Michelson et al.,294). Handbook of dissociation: Theoretical, empirical, and clinical perspectives‘te Michelson ve Ray, bazı ilaçların alımı veya ilaçları bırakmak gibi medikal durumların yanı sıra beyin yıkamak, hipnoz gibi ilaçlardan kaynaklanmayan durumların da depersonalizasyona sebep olabileceğini söylemiş olsa da (Michelson et al.,294), DSM-5 bu bozukluğun herhangi bir maddenin veya durumun doğrudan fiziksel etkisine bağlanamayacağını söylemiştir. DSM-5‘e göre; cinsel taciz, sevilen birinin ani ölümü, çocukluk travmaları depersonalizasyona sebep olabilir. Aşırı çay-kahve tüketimi ve uykusuzluk da depersonalizasyona, Türkçeleşmiş haliyle özeyabancılaşmaya, sebep olabilir (BALCIOĞLU ,11).

Depersonalizasyon bozukluğu, depresyon ve anksiyeteden sonra toplumda en yaygın görünen üçüncü psikolojik rahatsızlıktır (Michelson et al.,295). Toplumun genelinin yüzde sekseni bu rahatsızlığı deneyimlemiştir. (Probst & Jansen, 1991).

Yapılan bir araştırmaya göre, depersonalizasyon/derealizasyon dissosiyatif bozukluk, başlı başına anksiyete ve depresyona yakalanma ihtimalini arttırmaktadır(Schlax et al.). Cambridge Depersonalizasyon Testinde daha yüksek değerler alan kişiler, aynı araştırmaya göre, daha düşük sosyo-ekonomik şartlarda yaşamakta, daha büyük oranla kadınlardan oluşmakta ve daha düşük ihtimalle güncel bir ilişki içindediler. (Schlax et al.)

Depersonalizasyon, strese ve korkuya yanıt vermekle ve duyguları işlemekle görevli beynin amigdala bölümündeki gerekli aktivasyonun sağlanamamasından kaynaklanmaktadır (GÜL, 179). Doç. Dr. Gül, Dissosiyatif Bozuklukların Nörobiyolojisi ve Beyin Görüntüleme Çalışmaları isimli yazısında depersonalizasyonlu kişiler için şöyle demiştir:” 2001 yılında yapılan bir fMRI çalışmasında, korkutucu ve nötral uyaranlara verilen yanıt depersonalizasyon bozukluğu (DPD) olan bireyler, OKB tanısı konmuş bireyler ve sağlıklı kontroller arasında karşılaştırılmış; korkutucu ifadeler karşısında depersonalizasyon belirtileri olan bireylerin daha az duygu ifadesinde bulundukları ve fMRI’da diğer gruplarda bariz aktivasyon görülen oksipitotemporal korteks ve insuladaki aktivasyonun gözlenmediği saptanmıştır… Bilindiği gibi insula, duyguların yaşanmasında, dikkatin düzenlenmesi, negatif duyguların kodlanması, içsel uyaranlara karşı farkındalığın sağlanması ve ağrının algılanmasında etkili bölgedir. Bu çalışmanın sonuçları, DPD hastalarında duyguların hissedilmesini sağlayan bölgelerde gereken aktivasyonun sağlanamadığı, duyguların düzenlenmesi ile ilgili bölgelerin ise aşırı aktive olduğu yani bu bireylerin ‘hisetmeden düşünen’ kişilere dönüştüğü şeklinde yorumlanmıştır.”

Depersonalizasyonun beynin hangi bölümleri ile ilişkili olduğunu daha detaylı okumak için kendisinin yazısına buradan ulaşabilirsiniz: https://www.researchgate.net/profile/Hesna-Gul/publication/320442916_Neurobiology_and_Brain_Imaging_Studies_of_Dissociative_Disorders-Dissosiyatif_Bozukluklarin_Norobiyolojisi_ve_Beyin_Goruntuleme_Calismalari/links/5e12f0cf299bf10bc392983c/Neurobiology-and-Brain-Imaging-Studies-of-Dissociative-Disorders-Dissosiyatif-Bozukluklarin-Noerobiyolojisi-ve-Beyin-Goeruentueleme-Calismalari.pdf

2001 yılında kırsal alanda yapılan bir araştırmadan elde edilen verilere göre, dissosiyatif bozukluk görülme ihtimali yaşlılarda gençlere göre, erkeklerde kadınlara göre, evlilerde; boşanmış, hiç evlenmemiş, dul kalmış ve ayrı yaşıyan kişilere göre daha az. Katılımcılardan dissosiyatif bozukluk yaşadığını söyleyenleri %78 oranla rahatsızlğı aşırı stresli bir durum altında yaşadıklarını belirtmiş ve böylece bu durum en yaygın sebep olarak belirmiştir. %35’i bozuklukları herhangi bir sebep olmamasına rağmen yaşadığını belirtmiştir ( Aderibigbe et al.).

Genel olarak DPD, 1930’lardan bu yana araştırmaların yoğunlaştığı ve ancak 50 yıl öncesinde Amerikan Psikiyatri Birliği’nce tanımlanmış ve ancak 2013’te yayımlanan DSM-5‘te derealizasyondan ayrılmış bir hastalık. Sosyal medyada deneyimlerini okuduğunuz insanlar tüylerinizi diken diken edebilir ve yaygın olmadığını düşünmeye itebilir. Ancak hastalık bu şiddette etkileri gerçekten olabilecek bir hastalık ve toplumda en çok görülen üçüncü psikolojik bozukluk. Daha az bilindiği için daha az tanı konulduğunu düşünüyorum. Sizi endişelendiren bir durum olduğunu düşünüyorsanız lütfen yardım alın. Daha ötesi, bunun neden olduğunu, delirmediğinizi ve yalnız olmadığınızı bilin.

Yazıyı sonlandırmadan, bundan sonraki yazılarımda da derealizasyon ve diğer dissosiyatif bozukluklar üzerinde durmayı düşünüyorum. Görüş ya da önerilerinizi yorumlarda belirtebilirsiniz. Kendinize iyi bakın!

Kaynakça:

Aderibigbe, Y. A., R. M. Bloch, and W. R. Walker. “Prevalence of depersonalization and derealization experiences in a rural population.” Social Psychiatry and Psychiatric Epidemiology 36.2 (2001): 63-69.

Hesna, GÜL. “Dissosiyatif Bozuklukların Nörobiyolojisi ve Beyin Görüntüleme Çalışmaları.” Turkiye Klinikleri J Psychiatry-Special Topics 10.3 (2017): 177-84.

Michelson, Larry K., and William J. Ray, eds. Handbook of dissociation: Theoretical, empirical, and clinical perspectives. Springer Science & Business Media, 1996.

Schlax, Jasmin, et al. “Symptoms of depersonalization/derealization are independent risk factors for the development or persistence of psychological distress in the general population: Results from the Gutenberg health study.” Journal of Affective Disorders 273 (2020): 41-47.

BALCIOĞLU, Yasin Hasan. “Dissosiyatif Bozuklukların Tanımı ve Tanı Ölçütleri.”n: Results from the Gutenberg health study.” Journal of Affective Disorders 273 (2020): 41-47.

American Psychiatric Association (2013). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (5th
ed.). Washington, DC: Author.

Probst, P., & Jansen, ]. (1991). [Depersonalization and deja vu experiences: Prevalences in nonclinical
samples]. Zeitschrlft fur Kltnische Psychologie, Psychopathologie, und Psychotherapie, 39,
357-368.

Leave a Reply