Tahminimce dört yazıdan oluşacak ”Basın Özgürlüğüne Tarihsel Bir Bakış” adlı yazı serisinin ilk bölümüne hoş geldiniz. İlk olarak Osmanlı Devleti’nde yayımlanan gazeteleri ve 2. Abdülhamid Dönemi’ni ele alacağız. Ardından -şu anki planıma göre- Cumhuriyet Devri’ndeki basın özgürlüğüne değineceğiz.

Osmanlı’nın yönetim şekli uzun bir süre monarşi olduğu için, hatta meşrutiyete geçtiğinde bile anti-demokratik uygulamaların çokça görülmesi nedeniyle (bakınız II. Abdülhamid’in ilk meclisi kapatması) gazetenin ve gazete ile birlikte dile getirilen düşünce özgürlüğünün gelişmesi oldukça güçleşmiştir.

Hatta İbrahim Müteferrika’nın ilk basımevini açtığında sadece ”fıkıh, tefsir, hadis-i şerif ve kelam kitapları” dışındaki kitapların basılmasına izin veriliyordu.1

Yani matbaa açılmadan ilk sansür uygulanmıştı. Otoriter ve anti-demokratik uygulamalarla yönetilen bir ülkenin özgür düşüncelerin ifadesi yolunda attığı ilk adımın kısıtlı olması anlaşılabilir. Matbaaların açılmasıyla birlikte gazetelerin de sayısını artmış, bazı gazeteler kendi aralarında rekabete girişmiş, pek çok gazete kapatılmış ve gazeteciler ve yazarlar (Niyazi Mısrı, Namık Kemal, Ali Suavi, Ahmet Mithat Efendi, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Süleyman Nazif, Ziya Gökalp…) sürgün edilmiştir.

O dönemde basın sansürünü uygulayan tek ülke Osmanlı değildi. Mesela 2. Mahmud Dönemi’nde İzmir’de gazete çıkartan Fransız Alexandre Blacque’nin gazetesi Fransızlar ve Hollandalılar tarafından iki kere kapatıldı. Gerekçe ise Blacque Bey’in Fransa, İngiltere ve Rusya’ya karşı yaptığı eleştirilerdi. Durum böyle olunca II. Mahmud araya girerek, Osmanlı Devleti adına resmi bir gazete çıkarmak üzere Blacque Bey’i İstanbul’a çağırdı (1831). Bunun üzerine Blacque Bey basımevini İstanbul’a taşıdı ve yarı resmi nitelikteki Le Moniteur Ottoman gazetesini çıkarmaya başladı. Yazdıklarından dolayı II. Mahmud tarafından ödüllendirilirken, Avrupa devletleri tarafından tepki görüyordu.2

Günümüzde de olduğu gibi, gazeteciler fikirlerini (özgürce) ifade etmek için maalesef belli bir gücün himayesine giriyor. Eğer Blacque Bey, hem Avrupalı devletlerin hem de II. Mahmud’un aleyhine yazılar yazmış olsaydı, gazetecilik kariyeri hayatı ile birlikte daha erken son bulabilirdi. Ayrıca, belli bir gücün himayesinde kalmak da yeterli olmuyormuş ki Blacque Bey, Le Moniteur Ottoman’daki görevini sürdürür­ken hastalanıp tedavi için Fransa’ya gider­ken Malta’da ölmüş ve ölümünün gerçek nedeni açıklığa kavuşmamış.

1845’te sansürle ilgili ilk düzenleme sayılabilecek Polis Nizamı yayınlanmış, 1849’da ise basımevi açmak ruhsata bağlanmıştır. 1854’te ise devlet matbaası dışında, padişah iradesi olmadan kitap ve başka şeyler bastırılmaması kararlaştırılmıştır.3

Abdülhamid Dönemi’ne kadar pek çok gazete kapatılmış ve gazeteciler sürgün edilmiştir. Şinasi, Ziya Paşa, Ali Suavi, Namık Kemal gibi gazeteciler, satır aralarında kendi düşüncelerini ifade etmeye çalışıyorlardı. Yıllar ilerledikçe bu gazetecilerin çoğu daha iyi şartlarda çalışmak ya da sürgüne gönderilmemek için yurt dışına çıkmak zorunda kalmışlardır.

Sansürlenip atılan kısımlar.

Yıllar geçtikçe sansürün daha sistemli uygulanması için kurullar kurulmuş. Mesela bu kurullardan birinin üye sayısı 1881 yılında 7 kişi iken, 1907 yılında 59 kişiye yükselmiş, ek olarak birçok yardımcı kurul da kurulmuştur. Bu kurullar sadece sansürün nasıl yapılması gerektiğini değil, aynı zamanda yakılması kararlaştırılan kitapları da belirlemiştir. Hatta Yıldız Sarayı ve Maarif Nazırlığı arasında yapılan yazışmalarda kitapların nerelerde yakılması gerektiği konusunda fikir alışverişi yapılmıştır. (Yazışmalar için bakınız: Osman Nuri, Abdülhamid-i Sani ve Devri Saltanatı, c.II, İstanbul 1911, s. 587-589)

Sansürlenen kısımlar kırmızı ile işaretlenmiş. Resim: Abdülhamit Devrinde Sansür, Cevdet Kudret, 1977

1900 ve 1901 yıllarında kitap bastırmak için zorunlu tutulan ruhsat alma işlemi o kadar zorlaştırılmış ki, dönemin yazarlarından olan Halit Ziya Uşaklıgil tefrika edilmekte olan Kırık Hayatlar adlı romanın en beklenmedik yerlerinde sansür memurunun kırmızı kalemini görünce, II. Meşrutiyet’in ilanına kadar tek bir satır yazmamıştır.4

İstibdat Dönemi denilince akla gelen ilk kelimelerden olan jurnalcilik (Biriyle ilgili olarak yetkililere ihbar yazısı göndermek ve kötülemek.) sansürcülüğün önünü açmıştır. O yıllarda at izi it izine karışmıştı.

”Herkes birbirinden korkar, babalar çocuklarından, kocalar karılarından saklanırdı.5

Babasını, anasını, kardeşini, evlatlarını jurnal edenler de çokmuş. Mesela, padişah yaveri üsteğmen Ali Rıza Efendi, babası Ahmet Lütfi Paşaya inme indiğini duymuş, yirmi gün izinle yanına gitmiş ve o sırada, babasının Sultan Murad lehinde fikir beslediğini fark edip bu durumu jurnallemiş.

Hatta üç beş kişinin sanat, bilim vb. üzerinde hiç değilse sözlü olarak sohbet etmek üzere ara sıra toplanması da tehlikeliymiş. Böyle toplantılara jurnalciler türlü anlamlar verirmiş. Böyle toplantılardan biri basılmış ve toplantının üyelerinden biri çok korkmuş, şunları söylemiş: ”Hindi yedik, kaz dolması yedik… Kaz yedik, dolma yedik, başka bir bok yemedik…”6

II. Abdülhamid Dönemi’nde gazetecilik yapmak çok zor ve tehlikeli bir işti, ip üstünde cambazlık yapmak belki bu kadar güç değildi, diyor Hüseyin Cahit Yalçın. Çünkü sansür kurulu vardı. Aşağıda Sansür Kurulu’nun gazetelere gönderdiği 9 maddelik bildirinin bazı maddelerini göreceksiniz.

1.Padişah Hazretlerinin sağlığı, memlekette ticaret ve sanayinin ilerlemesi hakkında havadis verilecektir.

2.Ahlak bakımından yayımlanması sakıncalı görülen tefrikaların yayımlanması yasaktır.

3.Bir makalede beyaz yerler ve noktalarla geçilen boş yerler bırakılması yasaktır.

4.Vilayetler ahalisinden bir kişinin ya da bir topluluğun, hükümet yolsuzluğundan şikayetlerinin ve Padişah’a duyurulmasını bildiren kağıt, dilekçe, açık mektupların yayımlanmasının kesinlikle yasaktır.

5.Ermenistan sözcüğü gibi sakıncalı görülen tarih ve coğrafya ile ilgili adların anılması yasaktır.

6.Yabancı hükümdarlar aleyhine yapılan suikast girişimlerinin ya da yabancı memleketlerde yapılacak kargaşa çıkarıcı gösterilerin kesinlikle yayımlanması yasaktır.7

Sansür memurları bu maddelere dayanarak pek çok yasak getirmişlerdir. Mesela Girit. Makedonya, Kanuni Esasi, ulusun hakları, ıslahat, hürriyet, vatan, cumhuriyet, bomba, dinamit gibi sözcükler kullanılamazdı. Çarlık Rusya’da kurulan parlamentonun haberinin yapılmasına izin verilmemiş, Fransa Cumhurbaşkanı Carnot’un suikaste kurban gittiği haberini ise kalp krizinden öldü şeklinde yansıtılmıştır.

Aşağıda göreceğini kelime listesi, yasaklı kelimelerin sadece bir kaçı.

Birader (Sultan Murad ve Reşat Efendi’yi anımsatabileceğinden dolayı.), vatan, hürriyet, millet, zulüm, adalet, tepe (Yıldız sarayının bir tepede kurulmuş olmasına gönderme yapılabileceğinden dolayı), sakal, boya (Padişahın boyalı sakalına işaret sayılabileceğinden dolayı), burun (Padişahın burnuna gönderme yapılabileceğinden dolayı), deli (Sultan Murad’ı çağrıştırdığı için), yıldız, tahtakurusu( ‘tahtı kurusun’ dileği ile ses benzerliği olduğu için), saye (saye sözcüğü sadece padişah için kullanılabilirdi. Mesela Tedrisatı Ahlakiye makalesindeki ”Medeniyet ve İslamiyet’in ezici gücü iyi ahlak sayesinde olmuştur.” ifadesindeki saye sözcüğü sansür memuru tarafından kaldırılmış ve ‘ile’ sözcüğü getirilmiştir.), hasta (hasta adam ifadesini çağrıştıracağından dolayı, dinamo (dinamit sözcüğü ile ses yönünden çağrışım yaptığı için…

Abdülhamid Devrinde Sansür, Cevdet Kudret

Hatta coğrafya kitaplarından ”burun” terimini çıkartıp ”çıkıntı” kelimesini getirmişler. Yukarıdaki listeyi ve bu bilgiyi aktaran Uşaklıgil şunları da ekliyor: ”Coğrafya kitaplarında burundan söz edilemezdi. Tarih kitaplarından da suikast, ihtilal, isyan gibi kelimeler de kaldırılmıştı.”

II. Abdülhamid’i ve önceki padişahların uygulatmış olduğu sansürün ve baskının, basın özgürlüğüne olumsuz etki ettiğini rahatça görebiliriz. Amacım, bu dönemlerdeki gazeteciliğin ne kadar zor olduğunu aktarmaktı. Sadece buradaki bilgilere bakarak II. Abdülhamid ve diğer padişahlar hakkında kesin yargılar çıkartmamız doğru olmayabilir. Dönemi kendi içerisinde değerlendirmeli, her sonucun bir nedeninin olduğunu ve tarihe mâl olmuş bir şahsiyetin tamamen iyi ya da kötü olamayacağını hatırlamakta fayda var.

Bu konu hakkında daha fazla bilgi edinmek için, Abdülhamid Devrinde Sansür (Cevdet Kudret) ve Başlangıçtan Günümüzde Basın Sansürü (Alpay Kabacalı) kitaplarını inceleyebilirsiniz.

KAYNAKÇA

1.

(Başlangıçtan Günümüze Türkiye’de Basın Sansürü, Alpay Kabacalı, syf. 12)

2.

(Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi, 17. cilt, Anadolu yayıncılık, 1983, düzenlenmiştir)

3.

(Başlangıçtan Günümüze Türkiye’de Basın Sansürü, Alpay Kabacalı, syf. 16, düzenlenmiştir)

4.

(Halit Ziya Uşaklıgil, Kırk Yıl, 1969, s. 545-546, düzenlenmiştir)

5.

(Uşaklıgil, a.g.e. , s.509)

6.

(Samih Mümtaz S. , Tarihimizde Hayal Olmuş Hakikatler, 1948, düzenlenmiştir)

7.

(Osman Nuri, Abdülhamid-i Sani ve Devr-i Saltanatı, c. II)

Leave a Reply