Öykücülük, salt yazın vermek midir? Öyküler yazılıp okunduğu kadar dinlenebilir mi? Bir öyküyü seslendirmek, her ne kadar içimize işlese de onu okumak kadar etkili olacak mıdır? En güçlü öykücü yazamadıklarımızı, duygularımızın kilit vurduğu sessiz anlarımızı boğazımıza düğümleyen midir?

En güçlü öykücülerden biri, öyküyü teatral süzgeçten geçirip ona bir karakter (dolayısıyla bir yön) verdikten sonra hedef kitlesinin içine işleyendir. Öykücülük, çoğu zaman başkasının nüktelerinden kendini çekip çıkaran, böylece kendini dirilten insanın işidir. Kimi zaman da kime ait olduğu bilinmeyen ayak izlerini takip etmek ve okuyucuyu eşsiz hissettirmektir. Öykü yazmak ayrı bir beceri istediği gibi öyküyü seslendirmek, öyküye bir karakter bahşetmek de özgün ruhların yeteneğidir. Bana göre Kate Bush da onlardan biridir.

Çağımızın en egzotik, en özel öykücülerindendir Bush. Albümlerinde takındığı envai çeşit tavrıyla her parçasında başka bir deryada sırılsıklam eder dinleyicisini. Her parçası başka bir insanı, başka bir mekânı, başka bir kıtayı hatta başka bir dünyayı önümüze serer. Parçalarında yazından beslenen, yazına atıfta bulunan ve yazını sımsıkı kucaklayan sözlü öykülerin kraliçesidir o. Edebiyatı iyi özümsemiş olması, her albümünde öykülerini farklı konseptlerle ve farklı tarzlarla birleştirmesine yardımcı olmuştur. Duygusal konseptleri yazın üslubuyla işleyişindeki bu eşsiz yetenek, onun tek kelimelik albümünde saklıdır: Lionheart (1978).

The Kick Inside‘ın (1978) büyüsünden henüz çıkamamışken cesur vokalleri, genellikle masallardan ve çocuk yazınından esinlendiği sözleri ile bize kendisine hayran bırakmıştır. Özellikle In Search Of Peter Pan parçasıyla J.M. Barrie hayranlığını bir nevi dile getirmiştir. Sözlerinde Arsenic and Old Lace oyunundan izler bile bulmak mümkündür kimisine göre. Kimisi ise karda onun ayak izlerini takip eder, öykücülük sanatına katkıda bulunabilmek adına Kate Bush’un işlediği konuları paha biçilemez ve ilham verici bulur:

 

Öykü: Peter Pan’ın İzinde

Uzakta yaşarız biz. Uzaktan gelir, uzağa gideriz. Uzaktan uzaktaysak özleriz onu. Uzak parlak, uzak berrak. Uzak biraz da kasvetli, nasıl olsa her şeyin ikinci bir yüzü var. Benim için kasvet alışıldık bir durum; tıpkı dinginlik, mutluluk gibi. Bu küçük yaşta her şeyi, her kavramı zıttıyla öğrenmenin sonuçlarıyla karşı karşıyayım. Her şeyi çiftler hâlinde öğrendim; böylece birtakım yaşanmışlıklar, yanlışlar beni korkutmuyor, şaşırtmıyor artık. Hemen hemen her olumsuzluğa –ya da olumluluğa- karşı hazırlıklı oluyorsunuz. Ne de olsa insan bunlarla da yüzleşecek, bunlara da alışmak zorunda kalacak.

Uzakta 2 ev vardır. Benimle büyükannemin evi, bir de arkadaşımın evi. Güne büyükannemin arkadaşımla beni okula bırakmasıyla başlarız. İnanır mısınız, büyükannemle ay ve güneş kadar birbirimizden farklıyızdır. Bana hep rahat olmamı, gülümsememi, kahkaha atmaktan çekinmememi söyler. “Çocuk çocukluğunu yaşamalı, zaten büyüdükçe mutluluğun nasıl bir his olduğu unutulur.” der. Zamanla bunu anlayacağımı söyler ve aslına bakarsanız ben bunu şimdiden anlayabiliyorum. Onun ne anlatmak istediğini, beni ne kadar önemsediğini anlayabiliyorum. Haksız da sayılmaz, çünkü bazen kendimi yaşımın gerektirdiği gibi yaşarken göremiyorum. Böyle durumlarda kendiniz için bir gelecek görmek zor olabiliyor.

Biliyor musunuz, biz hiç kahvaltı etmedik, etmeyiz. Uzakta gün henüz doğarken yola çıkar, gündoğumunun bize yarenliğine tanıklık ederiz. “Bu kadar erken yemek yenmez.” der büyükannem sabahları kalktığımızda. “Günün sonunda ne yaptığınız önemli, sabırla geldiğiniz yolun sonunda yenen yemek daha tatlı olacaktır.” Ben ise merak ederim, yumurta cezvede nasıl kaynar, su ısıtıcısında su kaynarken nasıl bir ses çıkar, ekmekler ekmek kızartma makinesinden nasıl fırlar. Keşke, ama keşke kahvaltı yapabilseydik. Böylece sabahı daha çok özümserdim ruhumda, gün bir an önce bitsin de sabahlara tekrar tekrar uyanayım isterdim. Bedenimde, başımdan ta ayak parmak uçlarıma kadar umudu hissedebilirdim böylece. Yeni bir gün daha kolay, daha ılımlı gelirdi. Hayatıma dair küçük görünen ama benim için bir hayli büyük dileklerimden yalnızca biri bu.

 

Uzun bir hafta oldu. Çok fazla gözyaşı, çok kaygı, çok üzüntü… Büyükannemin okulun demir kapısında ağlamadığımı gördüğü bir gün olsun, çok mutlu olacağından şüphem yok. Kapıdan beni alınca az ötedeki taş banka otururuz, oturur oturmaz beni dizlerine alıp sağ yanağını sol yanağıma yaslar. “Zavallı çocuk.” der hep. “Zavallı çocuk.” Ama sorun da bu ya, ben belki gerçekten zavallı değilimdir. Belki sadece mutlu olmak istemiyorumdur içten içe. Benim mutluluğum belki de mutsuzluktur. Ben belki bu devasa fırtınada hep dingindim. Belki benim bitmek bilmeyen üzüntüm, benim tek eğlencem ve tek kaçış yolumdu.

Arkadaşıma gelince onunla tıpatıp aynı değiliz ama benzeriz. Onu severim, biraz da kıskanırım. Büyükannem gereğinden fazla hassas olduğumu, neden arkadaşım gibi çetin ceviz olamadığımı söyler durur. Bunu söylemesi bile beni ağlatmaya yeterlidir. Arkadaşım beni kabul etmiştir ama, herkes bana “zavallı” ya da “sulugöz” derken o bir defa bile dememiştir. Biz yakın arkadaşız sonuçta, birbirimizi iyi tanırız. İyi tanır, birbirimize sahip çıkarız. Neden kendisi gibi değilim diye sorgulamaz; benimle süt dişi koleksiyonunu paylaşır, yakaladığım sineklerin kanatlarını koparmama yardım eder. Merak etmeyin, onları öldürmüyorum; sadece kanatlarını koparıp onları serbest bırakıyorum. Daha az özgür oluyorlar, ama özgürlük de yeri geldiğinde bitmeli. Daha önce de söylediğim gibi, özgürlüğü yaşamış olan, zamanı geldiğinde tutsaklığı reddedemez. Onu reddedecek yaşanmışlığa henüz sahip olamamıştır çünkü. Bunun gibi kavramları çiftler hâlinde, birbirlerinin zıttıyla düşünmeyi artık kendime bir ilke edindim. 5. yaş günümde büyükannemden çaldığım puroyu yakmama yardım eden de arkadaşım olmuştu. Arka bahçedeki kuzumuz hariç tek arkadaşımdır o benim. Birbirimizin yüzünde kaçar çil var, büyükannemin hangi ayağı aksar, bizim evden bakıldığında bulutlar hangi hayvanları anımsatır, eski dilde hangi kelimeleri ikimiz de telaffuz edemeyiz, bu soruların cevaplarını ikimiz biliriz. İkimiz bilir, bundan ayrı bir zevk alırız.

Çok üzgün olduğumu söylemiştim, ama hâlâ zevk alıyorum. Zevk alabiliyorum, beklentilerim, hayallerim var. Yağmur yağdığında ahşap evimizin önünde biriken çamur yığınına yerde bulduğum bir ağaç dalıyla resmettiğim hayallerim… Çamura yazmak, çamura aktarmak güzeldir bana göre, bu da zevk aldığım bir diğer şey. Çamur güzeldir ve saftır, herkesin sandığının aksine pis değildir. Kıyafetinize bulaşır, ama ruhunuza değmez. Çamur konuşmaz, yargılamaz, sadece düşüncenizi kabul eder. Arkadaşıma anlatamadığım şeyleri çamura söylerim, böylece daha güvende hissederim. Konuşmadığım hâlde sesim daha yüksek çıkar. Çamur dinler beni, bulutlar dinlemez. Dinlemedikleri gibi, doğudan batıya doğru sanki onları kocaman bir elektrikli süpürge çekiyormuşçasına kaçışırlar. Bulutları kendime benzetirim, onlar da benim gibi ürkektir. Hüzünlüdür bulutlar, koca gökyüzünde nereye savrulacaklarından habersiz. Belki de nereye giderlerse oradan bir rüzgâr esecek, kabul edilmeyeceklerdir ulaştıkları yerde. Ben kabul edilmemezlik nasıldır bilirim. İnsanların dünyayı nasıl aynı renge boyamak istediklerini bilirim, farklı renkleri nasıl silmeye çalıştıklarını. Ürkek bulutları kovup korkunç ve kudretli şimşekleri nasıl gökyüzüne koymaya çalıştıklarını bilirim. Yeni doğan bir kukumav kuşunun yaşama isteğinin, 70 yaşındaki bir krala nasıl çok geldiğini bilirim. Küçüğüm, ama bunları bilirim.

Yine de bırakmıyorum büyümeyi. Devam etmek, kendime inanmak zaman zaman zorlaşsa da, aynaya baktığımda gözlerimi dolu, yüzümü bomboş görsem de boyumdan büyük hayallerim var. Hatta bazı yetişkinlerin boyundan da büyük hayaller, kimsenin göremediği… Yastığımın altında gazeteden yırttığım bir Peter Pan resmi var. Belki bir gün bir astronot olur, gökyüzünde ürkek bulutların arasında süzülen Peter Pan’ı bile görebilirim.

 

Kaynakça

Bush, Kate (1978). In Search Of Peter Pan. Londra: EMI.

The Sugarcubes, Birthday. İzlanda: One Little Indian Records,1988.

Woolf, Virginia (2014). Deniz Feneri 2.İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Leave a Reply

Yazıcı Tamiri Sigma Defence Ankara Kız Yurdu