Birey ve Toplum Arasındaki Gergin İp : Uyum Sağlama

Olacak O Kadar programının “Yurttan Sesler Korosu” isimli skecinden alınan bu bölüm, bireylerin toplum içerisindeki bireysel düşünceleriyle toplum kuralları arasındaki çatışmayı çok güzel özetliyor. Peki, koronun söylediğini söylemeye, davrandığı gibi davranmaya ne kadar yatkınız ? Koroyu bozmak bizim için ne kadar ulaşılabilir? Koro buradaki gibi şarkı söylediğinde değil de, cinayet işlediğinde, can yaktığında ya da başka birine herhangi bir zarar vermemizi talep ettiğinde, koroya uyum sağlamayı sürdürüyor muyuz ? Bu yazıda, bu sorulara cevap aranacak. Öncelikle, “uyum sağlama” kavramını en doğru şekliyle tanımak için, bu konuda yapılmış çarpıcı ve çok ses getirmiş bir deneyle başlayalım.

 

Kendinizi şu durumun içinde düşünün : Görsel algılarla ilgili bir deneye katılımcı olarak gönüllü oldunuz. Deneyde sizin dışınızda 6 katılımcı daha var. Deneyi gerçekleştiren uzman size düz bir çizgi gösteriyor (X çizgisi) . Ardından biri uzun, biri orta boyda ve biri kısa olmak üzere 3 ayrı çizgi daha gösteriyor ( A,B,C çizgileri) . Sizden istenen, A,B,C çizgilerinden hangisinin X çizgisine en yakın boyda olduğunu belirtmek. Oldukça basit görünüyor, değil mi ? Doğru cevabın C çizgisi olduğu muhtemelen beyninizde gerçekleşen ilk tepkidir, ve deneyde ilk cevabı veren olsaydınız, %100’e yakın bir ihtimalle “C” cevabını verirdiniz. Ancak kritik nokta şu ki, ilk cevabı veren siz değilsiniz. Deneyi uygulayan kişi ilk olarak başka bir deneğe söz veriyor, ve deneğin cevabı : “çizgi B”. Muhtemelen şaşırıyorsunuz ama deneğin yanıldığından emin bir şekilde sıranın size gelmesini bekliyorsunuz. Ancak sıra size gelmiyor. Ardı ardına sizin dışınızdaki tüm denekler doğru cevabın çizgi B olduğunu kendinden emin bir tavırla dile getiriyorlar, ve son olarak soru size soruluyor : Doğru cevap hangisi ?

 

Bu deney, 1950’lerde sosyal psikolojinin öncü isimlerinden, Columbia,Harvard gibi prestijli üniversitelerde çalışmış psikolog Solomon Asch tarafından geliştirildi. Sosyal psikoloji alanında yapılmış deneylerde sıkça rastlanan bir teknik olarak, denekler, tabii tutuldukları deneyin asıl amacının farkında değillerdi. Katılımcılara söylenenin aksine deney “görsel algılar” alanında değil, uyum sağlamanın derecelerini belirlemeyle ilgili bir sosyal psikoloji deneyiydi. Deneyde gerçekte tek bir denek vardı ve kalanlar, yanlış olan tek bir cevabı söylemekle görevlendirilmiş, Asch’e yardım eden, bir nevi “çakma denekler” idiler. Katılımcılardan yukarıdakine benzer 18 farklı probleme cevap vermeleri istenmiş, ancak bu problemlerin 6 tanesinde tüm “çakma denekler” doğru cevabı verirken ve gerçek denek cevap verme sırasında sona bırakılmazken, 12 tanesinde(gerçek deneylerde) yukarıda bahsedilen hipotetik durumdaki teknik uygulanmıştı. Gerçek deneklerin verdikleri cevaplara gelirsek, deneklerin yüzde 76’sı, 12 problemden en az birine yanlış olan ve çoğunluğun kararı olan cevabı vermişti. Bu 12 probleme gerçek denekler tarafından verilen tüm cevapların yüzde 37’si ise, yanlış cevaplardan oluşuyordu.

Asch ilerleyen zamanlarda, aynı deneyin sadece tek bir etkenini değiştirerek 2 farklı deney biçimi oluşturdu. Birincisinde, çakma deneklerden sadece bir tanesi doğru cevabı veriyordu. İkincisindeyse, bu kişi ne doğru cevabı, ne de çoğunluğun verdiği yanlış cevabı değil, tek başına ikinci yanlış cevabı veriyordu. Sonuçlara gelirsek, çoğunluğa uyum sağlama oranı her iki durumda da azaldı, ancak şaşırtıcı bir biçimde, ikinci durumda daha fazla azalmıştı. Yani gerçek deneğin kendine “müttefik” bulup bulmaması önemli değildi. Kritik olan nokta, karşısındaki çoğunluğun bozulmasıydı. Hatta daha da ileri gidersek, tek doğru cevabı kendisinin vereceğini düşünme hazzı, ikinci durumda uyum sağlama oranının daha da düşmesinin sebebi olabilir diyebiliriz.

Bu noktada araştırmacıların yüzleştiği bir sorun vardır. Deneklerin, çoğunluğa yüksek oranda uyum sağlama sebebi, grup baskısından çekinmelerinden dolayı mıydı, yoksa diğerlerinin aynı cevabı vermesi, denekleri  “yanlış gördüğüm bir şey var” (görsel illüzyon vb.) çıkarımına mı yöneltti ? Kısacası, yazımızın devamında da bahsedeceğimiz üzere, uyum sağlama sebebi 1-)Doğruya ulaşmak mıydı ? 2-) Cezadan kaçınmak ( insanlar tarafından reddedilme) ya da ödül kazanmak (insanlardan kabul görme) güdüsü müydü ? Araştırmacılar bu sorunu farklı deneyler tasarlayarak çözdüler. Bu deneylerde, Asch deneyinde olduğu gibi, denekler çakma deneklerin cevaplarını öğrenebiliyorlardı. Fakat değişen şey şuydu : Deneklere özel bir ortamda cevap verme lüksü tanınıyordu. Yani verdikleri cevabı, çoğunluk göremeyecekti. Sorulan problemlerin konusu çeşitlilik gösterse de, ( çizgilerin uzunluğu, metronomun klik seslerinin sayısı, bir eserin estetik değerinin derecesi, vb. ) değişmeyen gerçek şuydu : Deneklere sağlanan gizlilik arttıkça, uyum sağlama oranı dikkate değer bir biçimde düşüyordu. Dolayısıyla giriştiğimiz sorgulamanın cevabı da ortaya çıkmış oluyordu, doğruya ulaşma arzusunun küçük bir etkisi varken, denekler büyük oranda “cezadan kaçınma ya da ödül kazanma” güdüsünden etkilenmişlerdi.

Bu yazdıklarımı okurken, içinizden “Ben olsaydım doğru olduğunu düşündüğüm cevabı verir, dik dururdum.” diye geçirmiş olabilirsiniz. Ancak fazla aceleci davranmayın, çünkü hiçbirimiz, çoğunluğun baskısına göre hareket etme güdümüzün gücünün tam olarak farkında değiliz. Bu durum, Asch deneyinin sonrasında yapılan sorgulamalar tarafından ortaya konuyor. Çeşitli uzmanlar tarafından, insanlardan Asch deneylerine benzer deneyleri gizli bir şekilde gözlemlemeleri istenip, onlara “Sen olsan ne yapardın ?”  ve “Sence gördüğün denekler ne yapacak ?” soruları sorulduğunda, bahsettiğimiz “görünmez gözlemciler” deneklerin büyük oranda itaat edeceklerini, ancak kendileri onların yerinde olsalardı, gözlemledikleri deneklerden daha az itaat edeceklerini iddia ediyorlar. Bu demek oluyor ki, diğer insanların “itaat etme” zaafının farkındayız, ama kendi zaaflarımızın gücünü küçümsüyoruz.

 

Uyum Sağlama Oranını Etkileyen Değişkenler

“Uyum sağlama” kavramıyla ilgili alanında öncü bir deneyi tanıtarak, bu kavramın hayatımızdaki yerinin büyüklüğü konusunda bir çıkarım elde ettiğimize göre, kavramın gücünü arttıran ya da azaltan değişkenleri incelemeye alabiliriz.

a-) Kişisel Özellikler

Tahmin edeceğiniz üzere, karakterleri sağlam olmayan, özgüvenleri düşük bireylerin, kendine güvenen ve karakteri oturmuş bireylere kıyasla grup baskısına boyun eğmeleri çok daha kolaydır. Bu özgüven, grup baskısı uygulanan konuya özgü olduğunda çok daha belirleyici hale gelir. Örneğin, arkadaşlarınızla birlikte tarihsel bir konunun tartışıldığı bir televizyon programı izlediğinizi varsayın. Programda birbirine karşıt düşüncede iki taraf var ve sizin dışınızda tüm grup tartışmacı A’ yı desteklerken siz diğerini destekliyorsunuz. Böyle bir durumda, arkadaşlarınız size fikrinizin ne olduğunu sorarsa, sessiz kalma ya da onların baskısına boyun eğerek sizin de tartışmacı A’yı desteklediğinizi söyleme ihtimaliniz,  eğer o konu hakkında spesifik bir bilgi birikimine sahipseniz, o konuda cahil olduğunuz duruma göre çok daha düşük olacaktır. Buradan yola çıkarak, bir insanın bilgi birikimi ve o birikimi değerlendirme kapasitesi ne kadar yüksekse, grup baskısına boyun eğme ihtimali de o kadar düşüktür diyebiliriz. Yine aynı sebepten ötürü, kitleleri arkasına almak isteyen art niyetli şahısların kitleleri cahil bırakma konusunda ne kadar hevesli olduğunu da anlamak mümkündür.

b-) Yetkili Kişinin Otoritesi

Hukuk devletlerinde yasaların işlemesi ve anarşinin engellenmesi için, yetkiliye itaat edilmesi gerekir. İnsanlara doğdukları andan itibaren bu öğretildiği için, yetkili birinin isteğine karşı koymak oldukça zordur. Bu sadece herhangi bir yasal cezayla karşılaşmama isteğinden değil, aynı zamanda yanlış bir şey yapmama isteğinden de kaynaklanmaktadır. Yukarıda da değindiğimiz üzere, özellikle bizden yapılması istenen iş hakkında herhangi bir bilgimizin olmadığı durumlarda, doğal olarak o konuda bilgi sahibi olduğunu varsaydığımız insanların, yani yetkililerin dediklerini uygularız. Yapılan çeşitli araştırmalarda,  kendilerinin o alanda otorite olduğunu ayan beyan ortaya koyan kıyafetlerle dolaşan insanlar, diğer insanlardan basit ama aynı zamanda nispeten mantıksız şeyler yapmalarını istediklerinde, insanların büyük oranda itaat ettikleri görülmüştür.

Bunların haricinde, yetkilinin otoritesinin gücünü bir zamanlar Türkiye’de viral olan “piston aşağı indi olayı” olarak bilinen olaydan da anlamak mümkündür. Görüntülerde, dolmuşun ön tarafından gelen şiddetli bir ses sonucu, ön taraftaki teyzemizin endişeli gözlerle dolmuş şoförüne(yetkiliye) baktığını ve onun talimatını beklediğini görüyoruz. Şoförün karizmatik ve ciddi bir ses tonuyla “Piston aşağı indi.” demesi ve telaşla dolmuştan dışarı fırlaması, dolmuş ahalisini de yetkilinin yaptığını yapmaya yönlendiriyor. Bu olaydan, uyum sağlamada “yetkinin gücü”nün etkisinin, yetkilinin sosyal statüsünden bağımsız olduğunu da görebiliyoruz.

 

Son olarak önemle vurgulamak gerekir ki, yetkililerin sahip olduğu bu gücü suistimal edebilecekleri  her zaman aklımızda bulunmalıdır.

c-) Ödül Kazanma ya da Cezadan Kaçınma İçgüdüsü

Daha öncesinde bahsettiğimiz Asch deneyindeki deneklerin davranışlarını belirleyen en güçlü faktör budur. İnsanın en temel güdülerinden olan “beğenilme arzusu”, sosyal psikolojide kabul görmüş bir görüş olan “İnsanlar, kendi fikirlerine katılan ve o fikirleri öven insanlardan hoşlanma, fikirlerine muhalif olan insanlarıysa reddetme eğilimindedir.” (elbette yüzde yüze genellenemez.) cümlesiyle birleştiğinde, ortaya şu durum çıkar : İnsanlar, ya ödül kazanmak, yani diğer insanlar tarafından takdir edilmek, beğenilmek ve kabul görmek için ; veyahut cezadan kaçınmak, yani başkaları tarafından reddedilmemek ve dışlanmamak için uyum sağlama kapasitelerini arttırırlar.

d-) Doğruya Ulaşma Arzusu

Herhangi bir problem ya da yapılması gereken iş hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığımızı düşündüğümüzde, diğer insanları doğru yolu belirlemede bir rehber olarak kullanma eğilimine gireriz. Bu konuda yapılmış en isabetli deneylerden biri, Elliot Aronson ve Michael O’Leary ‘ nin bir üniversitede gerçekleştirdiği sosyal deney. Aronson’un aktardığına göre, kendisinin çalıştığı üniversitenin tuvaletlerinde, öğrencilerden ellerini sabunlarken akan suyu kapatmalarını isteyen bir uyarı levhası bulunmaktaymış. Ancak buna rağmen, Aronson ve ekibinin sistematik gözlemlerine göre, öğrencilerin ancak yaklaşık yüzde 6’sı bu uyarıyı dikkate almaktaymış. Araştırmacılar, tasarladıkları sosyal deneyde bir öğrenciyle işbirliği yapmışlar ve öğrenciden(rol model), tuvalette kimse bulunmuyorken içeri girip suyu açtıktan sonra içeri herhangi bir öğrenci(denek) geldiği anda suyu kapaması ve ellerini sabunlamaya başlaması rica edilmiş. Yani rol model görevini üstlenen işbirlikçi öğrenci, yapılması istenen hareketin denek öğrenci tarafından gözlemlenmesini sağlamaktaymış. Sabunlama işlemi bitince elini yıkayıp kurulayarak anında dışarı çıkan öğrencinin hemen ardında içeri “gözlemci” başka bir öğrenci girmiş. Bu gözlemci öğrenci, denek öğrenciyi gizlice izleyerek yapılması gereken hareketi tekrarlayıp tekrarlamadığına bakmış. Aynı işlem defalarca tekrarlandıktan sonra ortaya çıkan tabloysa oldukça şaşırtıcı, önlerinde bir rol model olduğunda, denek öğrencilerin yüzde 49’u örnek davranışı sergilemiş. Sosyal deney aynı şekilde ama rol model sayısı ikiye çıkarılarak tekrarlandığındaysa bu oran yüzde 67’ye fırlamış. Yani rol model sayısı arttıkça, uyum sağlama oranı da ciddi bir biçimde artıyor. Dikkatinizi çekmek isterim ki, bu deneyde özellikle dikkat edilen nokta, ölçülmek istenen değişken olan “doğruya ulaşma arzusu” haricinde hiçbir değişkenin etkisine izin verilmemesi. “Ödül kazanma ya da cezadan kaçınma” değişkeni yok, çünkü gözlemci öğrenci tuvalete rol model olan öğrenciden sonra giriyor ve denek öğrenciyi gizlice gözlüyor. Herhangi bir yetkili kişiden de söz edemiyoruz.  Dolayısıyla sadece tek başına olduğunda bile, diğer insanları rol model alma ve bir rehber gibi kullanma özelliğimiz, insanlarımızın gerekli kurallara uymasını sağlamak için kullanılabilir.

Ancak bu faktörün iyi niyetli amaçlar uğruna kullanılacağı gibi, kötü niyetli amaçlar için de kullanılabileceği unutulmamalı. Geçtiğimiz 31 Mart’ta ülkemizde gerçekleştirilen yerel seçimlerde tanık olduğumuz bir olay, anlatmak istediğimiz şey için güzel bir örnek. Hatırlarsanız, AK Parti Antalya Büyükşehir Belediye Başkan Adayı’nın eşinin, bedava ulaşım kartı dağıtılan kişilerden toplu taşımalarda muhalif partiler hakkında karapropaganda yapmasını istediği ses kayıtları medyada yer almıştı. Başkan adayı, bu iddiaların doğru olmadığını ve ses kayıtlarının FETÖ tarafından montajlandığını söylemişti. Gerçek ne olursa olsun, bu gibi yöntemlerin özellikle siyasette kullanıldığı, ek olarak siyaset dışında da medya aracılığıyla insanlara rol modeller üretilerek kitlelerin yönlendirildiği gerçeği, aklımızın bir köşesinde bulunmalıdır.

“Ödül Kazanma ve Cezadan Kaçınma” vs. “Doğruya Ulaşma İsteği”

Hatırlarsanız, Asch deneyi sonrasında bu iki faktörün hangisinin deneklerin davranışlarını daha çok belirlediği ile ilgili net bir cevaba ulaşmak için, araştırmacılar ek deneyler tasarlamışlardı. Aslına bakarsanız, bu problem sadece sosyal psikolojinin alanını değil, günlük sosyal hayatımızı da işgal ediyor. Şahsi gözlemlerime göre insanların büyük çoğunluğu sosyal ilişkilerinde doğruya ulaşmak için değil, diğer insanlar tarafından beğenilmek ve reddedilme riskini ortadan kaldırmak için çoğunluğa uyum sağlıyor. Aslında kritik nokta, bu iki faktörün, davranışlarını belirlediği insanın çoğu kez ikisinin ayrımını yapamamasında yatıyor. Demek istediğim, doğruya ulaşmak için diğer insanları örnek alma girişiminde bulunsak dahi, “ödül kazan ve cezadan kaç” refleksi bu girişime, biz farkında olsak da olmasak da, müdahalede bulunuyor. Sonuç olarak, kararlarımızı ve düşüncelerimi belirleyen temel noktanın mantığa mı (doğruya ulaşma isteği),  yoksa korkuya mı (cezadan kaçınma) bağlı olduğu belirsizleşiyor. Bu durumu daha önce bahsettiğimiz bir örnekle somutlaştıralım :

Televizyondaki tarihi bir konuyla ilgili tartışma örneğini hatırlayın. Sizin dışınızdaki tüm arkadaşlarınız tartışmacı A ‘ yı desteklerken siz diğerini destekliyorsunuz. Bu noktada, bu konuda yeterli bilgiye sahip olmadığınızı düşünürseniz, doğal olarak o ortamdaki diğer insanların düşüncelerine başvurursunuz. Onlarla konuşmaya başladığınızda, hepsi tek bir ağızdan tartışmacı A ‘ nın dediklerinin doğru olduğunun ayan beyan ortada olduğunu, bunu görmemek için kör olmak gerektiğini söylüyor. Sizin ilk hedefiniz “doğruya ulaşma isteği” olsa dahi, gelişen olaylar sonrasında grup tarafından verilecek herhangi bir cezadan (reddedilme, aşağılanma, hor görülme vb.) kaçınma eğiliminiz, sizi onların görüşüne uymaya yöneltebilir. Daha da tehlikeli olanı, siz bunun farkında bile olmayabilirsiniz, yani hala “doğruya ulaşmaya çalışıyor” olduğunuzu zannedebilirsiniz.

Yukarıdaki örnek size basit gelmiş olabilir, fakat bahsettiğim dinamikleri büyük çaplı olaylar için düşünecek olursanız, bu durumu tehlikeli olarak tanımlama sebebim sanıyorum açığa kavuşmuş olur. Örneğin Türkiye’de büyük kitlelerin provoke edilerek gerçekleştirilmiş kanlı olayları düşünün. Bu olaylara dahil olan insanların çoğunun davranışlarını etkileyen faktör grup baskısıydı, ve yeterli bilgi birikimine ve o bilgiyi değerlendirme kapasitesine sahip olmadıklarından, bir süre sonra bir sürünün üyesi gibi hareket etmeye başlamışlardı. Başka bir örnek, lise ya da üniversite öğrencileri arasındaki meşhur ideolojik gruplar. Neden A üniversitesinde hep sol görüşlü öğrenciler çoğunluktayken B üniversitesinde sağ görüşlüler çoğunlukta ? Bunun tek sebebinin, insanların o üniversiteleri tercih etmeden önce “Benim görüşüm orada temsil ediyor, oraya gideyim.” düşüncesi olduğunu hiç zannetmiyorum. Kendi lise ya da üniversite hayatınızı düşünürseniz, belki bana hak verirsiniz. Varacağım nokta şu ki : Bu dinamiklerin farkında olmak, bilgi kapasitemizi sürekli arttırarak zekamızı kıvraklaştırmak, eleştirel bakış açımızı sürekli olarak korumaya gayret etmek, ve baskıyı uygulayan kim olursa olsun, grup baskılarına boyun eğmemek… Bu saydıklarım, bir insanı gerçek anlamda “özgür” kılan şeyler. Kısacası, “Bilgi, özgürleştirir.”

 

Uyum Sağlamanın Bir Adım Ötesi : İtaat Etmek. İtaat Etmek İnsan Doğasında mı Var ?

Sosyal psikolojide en çok bilinen deneylerden biri olan Milgram Deneyi’ne gelelim. Deneyi ve sonuçlarını tanımladıktan sonra,  az sonra bahsedilecek “itaat etme güdümüz” ile ilgili çeşitli sorgulamalara gireceğiz.

1960’larda, Yale Üniversitesi’nden psikolog Stanley Milgram, eğitim seviyesi ve yaptığı işler düşük statüden yükseğe kadar değişen çeşitli katılımcıların, kendilerinden kendi ahlaki veya mantıksal yargılarıyla çelişen şeyler yapmaları istendiğinde, bu isteklere hangi oranda itaat edeceklerini sorgulamak için bir deney tasarladı. Deney özellikle o zaman için ilgi çekiciydi, çünkü deneylerin başlamasından 3 ay önce Alman Nazi savaş suçlusu Adolf Eichmann’ın Kudüs’teki yargılanması başlamıştı. Dolayısıyla o sıralarda kamuoyu tarafından en çok merak edilen soru şuydu : Eichmann ve yanındakiler sadece emirleri takip etmek zorunda olan insanlar olabilir miydi ? Hepsine birden ‘suçlu’ denilebilir miydi ? İşte Milgram, bu sorulara cevap almak için bahsedeceğimiz deneyi tasarlamıştı.

Milgram Deneyi’nin Reklamı

Kendinizi şu durumun içinde düşünün : Sokakta yürürken, solda gördüğünüz reklama rastladınız. Reklam ilanında, 1 saat sürecek olan hafıza ve öğrenme üzerine bilimsel bir deneyin katılımcısı olmanız isteniyor. Deney Yale Üniversitesi’nde gerçekleştirilecek ve katılımcılara deneye katılmaları karşılığında belli bir miktar ücret ödenecek(ücret deneye başlamadan önce ödenecek, deneyin başarısından bağımsız olarak). Deneye katılmaya karar veriyorsunuz, ancak laboratuvara ulaştığınızda sizle beraber odaya bir katılımcının daha alındığını görüyorsunuz. Deneyi gerçekleştirecek kişi, size ve yanınızdaki katılımcıya iki tane kağıt gösteriyor ve birini seçmenizi söylüyor. Seçtiğiniz kağıdın arkasında ‘öğretmen’ yazdığını görüyorsunuz, yanınızdaki katılımcıysa kendi kağıdında ‘öğrenci’ yazdığını söylüyor. Sonrasında deneyi yapacak kişi sizlere prosedürü açıklıyor : Bu deneyde cezanın öğrenme ve hafıza üzerine etkileri araştırılacak, öğretmen rolünü üstlenen kişi, öğrenciye çeşitli listelerdeki kelimeleri ezberletmeye çalışacak. Yan tarafınızda birbirinden ses geçiren bir duvarla ayrılmış iki oda var. Birinci odada, uygulayabileceği elektrik 15 ila 450 volt arasında değişen bir makine, ikinci odadaysa bu makinenin uyguladığı elektriği alacak olan bir elektrikli sandalye bulunmakta. Öğretmen birinci odaya, öğrenciyse ikincisine geçecek. Öğretmenin görevi, öğrenci onun sorduğu sorulara doğru cevap verdiğinde bir sonraki soruya geçmek, öğrenci her yanlış cevap verdiğindeyse, elektrik sandalyesi vasıtasıyla ona elektrik vermek ve her yanlış cevapta uyguladığı elektriği 15 volt arttırmak. Sonrasında deneyin başındaki uzman, ikinize de odaları gösteriyor ve ekliyor : Birbirinizi duvardan dolayı göremeyeceksiniz ama duyabileceksiniz. Ayrıca, ikinci odayı gezerken uzman, “öğrenci”yi  sandalyeye aparatlarıyla beraber sıkıca bağlıyor ve bunu yapma sebebinin “öğrenci rolünü üstlenen katılımcının kaçmayacağından emin olmak” olduğunu söylüyor. Öğrenci, sandalyeye oturduktan sonra uzmana endişeli bir biçimde hassas bir kalp rahatsızlığı olduğundan bahsediyor. Uzman bunun üzerine şu açıklamayı yapıyor : “Şoklar aşırı derecede acı verici olabilir, ancak herhangi bir kalıcı hasara sebep olmazlar.”

 

Gerçekte, “öğrenci” rolünü üstlenen katılımcı Milgram’a yardım eden bir yardakçıydı, aslında kağıtların ikisinde de “öğretmen” yazıyordu ve yardakçı kağıdı eline aldığında kasten yalan söylüyordu, gerçek katılımcının öğretmen rolünü almasını sağlamak için. Ayrıca, yardakçı(öğrenci)  gerçekten elektrik şoklarına maruz kalmıyordu. Ancak bunu gerçek katılımcının (öğretmen) anlaması pek olası değildi. Çünkü ikinci odada, öğretmen her elektrik şoku verdiğinde ona uygun daha önceden hazırlanmış sesler çıkaran bir ses kayıt cihazı vardı ve öğretmen, bu seslerin öğrenciden geldiğini zannediyordu. İnandırıcılığı arttırmak için, deneyden önce öğretmene 45 voltluk bir elektrik şoku bile verilmişti. Önceden söylediğimiz gibi, deneyin amacı “cezanın öğrenme üzerine etkilerini gözlemlemek” değil, “kendi değerlerinizle çelişse bile otoriteye itaat etme oranınız nedir ?” sorusuna cevap aramaktı. Katılımcıların hangi noktaya kadar itaat etmeyi sürdürecekleri merak ediliyordu. Deneyin gelişmesiyse (gerçek katılımcının bakış açısından) şöyle tasarlanmıştı :

Deney ilk başladığında, öğrenci birkaç kez doğru cevap verdikten sonra yanlış cevaplar veriyor. 5. yanlış cevaba, yani 75 volta gelindiğinde, öğrenci inlemeye, 150 volttaysa, deneyden çıkmayı talep etmeye başlıyor. 180 volta gelindiğinde, öğrenci feryat ediyor ve acıya katlanamadığını söylüyor. Uygulanan elektrik arttıkça, öğrenci duvara vurup deneyden çıkmak için yalvarmaya başlıyor. Ancak bu yalvarış, doğru cevabı içermediğinden deneyi uygulayan uzman, öğretmene elektrik vermeye devam etmesini söylüyor. 300 volta gelindiğinde, öğrenci sessizliğe gömülüyor ve ikinci odadan hiç ses gelmiyor. 

Ayrıca katılımcı(öğretmen) deneyi durdurmayı her talep edişinde uzmanın vereceği belli bir cevap sırası vardı. Bu cevap listesi şu şekildeydi :

  1. Lütfen devam edin.
  2. Deney için devam etmeniz gerekiyor.
  3. Devam etmeniz kesinlikle çok önemli.
  4. Başka seçeneğiniz yok, devam etmek “zorundasınız”.

Katılımcı bu dört uyarıdan sonra bile hala durmak istediğini ifade ederse deney durduruluyordu. Tersi durumdaysa deney ancak denek en yüksek şok olan 450 voltu 3 kere art arda uyguladıktan sonra durduruluyordu.

 

Deney Sonuçları

Tekrar edelim, deney katılımcıları iş adamları, beyaz yakalılar ya da mavi yakalılar gibi rastgele meslek sahiplerinden oluşuyordu ve yaşları 20-50 arasıydı. Sizce yüzde kaçı, deneyi sonuna kadar devam ettirmiştir ? Siz olsaydınız, nereye kadar devam ederdiniz ? Milgram’ın bulgularına göre, bazıları bir dereceye kadar teşvik edilmeye ihtiyaç duysa bile, deneklerin yaklaşık yüzde 62’si deneyi sonuna kadar götürdüler. Bu insanlar bundan zevk aldığı için mi, sadist oldukları için mi itaat ettiler ? Pek sayılmaz, çünkü deneye katılmaya karar verdiklerinde birine fiziksel acı vereceklerinden haberleri yoktu, ve dediğimiz gibi, denekler çeşitli meslek dallarından ve yaşlardan seçilmişti. Deney sırasında bazıları terledi, gergin gülüşler sergiledi, titredi, kekeledi, veyahut gerginliğin diğer göstergelerini sergiledi. Ama itaat ettiler. 

Bu deney sonuçları Amerika,New Haven’da yaşayan insanlarla sınırlı değil. Bahsettiğimiz deneyin türevleri Avustralya, İspanya, Batı Almanya gibi ülkelerde tekrarlandı, ve Milgram’ın bulgularına çok yakın bulgulara ulaşıldı. Ayrıca deneyler kadınlar arasında yapıldığında da, sonuçlarda kayda değer bir sapma olmuyordu. Dolayısıyla, itaat etme güdüsünün gücünün coğrafya veya cinsiyete bağlı olmadığını söyleyebiliriz.

 

İtaat Etme Güdümüz : Bir Sorgulama

Milgram, deneyi ve sonuçlarını duyurduktan sonra bu deney sosyal psikoloji dünyasında çok ses getirdi. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, deneyin çalışma konusu o sıralarda özellikle popülerdi çünkü Nazi savaş suçlularının yargılanması gerçekleşiyordu. Birçok insan, İkinci Dünya Savaşı sırasında Adolf Eichmann’ın ya da başka bir savaş suçlusunun yerinde olsa, onların yaptıklarının aynısını yapar mıydı ? Stanley Milgram, bir kitabının önsözünde bu konuya şu sözlerle değinecekti :

Bu soru, Nazi devrinin o çok lanetlediğimiz itaat şekilleri ile bizim laboratuvarda çalıştıklarımız arasında bir ilişki olup olmadığı meselesinden doğar.

Peki sorunun cevabı nedir ? Daha önce adından söz ettiğimiz sosyal psikolojinin öncü isimlerinden Elliot Aronson’da aynı soruyu kendine sormuş ve çeşitli cevaplar edinmiş. Ona göre, evet, belki de gerçekten biz olsaydık biz de aynı şeyi yapardık, fakat Milgram Deneyi ile Nazi itaat şekilleri arasında çok ciddi bazı farklar var. Milgram Deneyi’nde, otoriteye itaat ediş oranını arttıracak faktörleri şöyle sıralıyor Aronson :

  1. Denek deneye kendi rızasıyla katıldı, dolayısıyla yardakçı katılımcının da kendi isteğiyle katıldığını varsayıyor. Nazi suçlarının kurbanlarını düşünürsek, böyle bir rızadan söz edemeyiz.
  2. Denek, deneyi yapan kişinin emirleriyle tek başına mücadele etmek zorunda. Milgram deneyinin bir başka biçiminde, gerçek katılımcı, deneyi yapan kişiye meydan okuyan ve öğretmen rolünü üstlenmiş 2 sahte katılımcıyla bir araya geldiğinde, yüzde 62’lik oranın yüzde 10’a düştüğü görülüyor.
  3. Denek, prestijli bir üniversitede bilimsel açıdan önemli bir deneye yardımcı olduğunu  zannediyor. Milgram daha sonrasında aynı deneyi, Yale Üniversitesi yerine derme çatma bir ofiste tekrarlatmış ve yüzde 62’lik oran yüzde 48’e düşmüş.
  4. Otorite figürü, prestijli bir üniversitede prestijli bir bilim insanı. Dolayısıyla “bilim insanı” etiketinin güven verici ruhu, denekler üzerinde etkili olmuş olabilir.
  5. Deneyin başında deneğe, elektrik şoklarının kalıcı herhangi bir hasar vermeyeceği ifade ediliyor. Bunun Nazi kurbanları için doğru olmadığı çok açık.

SON

Asch deneyinde olduğu gibi, bu deney için de “Ben olsam ne yapardım ?” sorusuna verdiğiniz muhtemel cevapları tahmin edebiliyorum. “Asla sonuna kadar gitmezdim, bir mantıksızlık olduğunu fark ettikten sonra deneyi durdururdum.” Unutmayın ki, deneydeki tamamen itaatkar olan yüzde 62’lik kesime deneyden önce “Sen böyle bir durumda olsan ne yapardın ?” diye sorsak, pek çoğu muhtemelen deneyin ortasına gelmeden bırakacağını söylerdi. Bu tahminimin doğrulunu, Aronson’un aktardığı bir olaydan anlamak mümkün. Kendisi ders verdiği sınıfta bir sene, Milgram deneyinin prosedürünü anlattıktan sonra sınıfa “İçinizden kimler bu deneyi sonuna kadar devam ettirirdi ?” sorusunu sorduğunda, sınıftan sadece tek bir el yavaşça kalkmış. Aronson diyor ki . ” Onun dışındaki herkes o kadar özgüvenli bir biçimde bana bakıyordu ki, deneyi yapan uzmana karşı koyacaklarından o kadar emindiler ki… ” Sonradan ortaya çıkmış ki, o kalkan tek elin sahibi, Amerika ile Vietnam arasındaki savaşta Amerika safında savaşmış biriymiş. Yani, gerçek koşullar altında baskıya dayanmanın ne kadar zor, ve başkalarını incitmesi istendiğinde bunu yapmanın ne kadar kolay olduğunu tecrübe etmiş biri…

Ne var ki, yazı boyunca bahsettiğimiz bilimsel gerçekler, gerçek koşulların üzerimizde oluşturduğu baskıyı ve otoriteye itaat etmeye yönelik eğilimimize karşı olan kırılganlığımızı gözler önüne seriyor. Televizyonda program yapan bir sunucuyu bir soruyu soramadığı için eleştirmek, bu yazıyı okuduktan sonra hala size aynı derecede kolay geliyor mu ? Ya da kurtuluş savaşı yıllarında Osmanlı otoritesine karşı çıkmış insanların başarısını küçümsemek ? Bunca örneği ve deneyi gördükten sonra tarihi bir müzeyi gezerken, yapılan kahramanlıkların değerini bir değil iki defa düşünmek gerekir diye düşünüyorum.

Ancak şunu da önemle vurgulamak gerekir ki, dilimizdeki “omurgasız olmak” sözüyle bizim bahsettiğimiz “itaat etmeye karşı varolan güdümüze yenik düşmek” aynı şey değildir. İtaat eden insanın bunu bilinçli bir şekilde yapıp yapmadığı, bilinçli bir şekilde yapıyorsa dahi bunu “hangi ödül ya da cezadan dolayı yapıyor olduğu”, herhangi bir insan hakkında  kişisel, ahlaki bir yargıda bulunmadan önce kendimize sormamız gereken sorulardan birkaçı. Ancak ne olursa olsun “Bilgi,özgürleştirir.” lafını asla aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor, hem kendi iyiliğimiz, hem bağlı bulunduğumuz ulusun iyiliği, hem de dünyanın iyiliği için.

 

Kaynakça

Leave a Reply

Yazıcı Tamiri Sigma Defence Ankara Kız Yurdu