Yeryüzünde var olmuş istisnasız her devletin yıkamadığı ve hatta yıkmaya tenezzül bile etmediği birtakım tabuları mevcut. Bu durum aslında, devletin insanüstü bir varlık olarak kabul edilmesinden dolayı kaynaklanan bir çelişkidir. Verilen kararlar yahut yaptırımlar vicdan muhasebesinin süzgecinden geçirilmeksizin uygulanması gerektiği argümanı tarihte birçok felaketin yaşanmasına sebep olmuştur. Her ne kadar “devlet” kavramının tutumu bu şekilde olsa da meseleye vicdani yönden bakan halkın, doğru tarihe ulaşma isteği ve çabası provokasyon olarak nitelendirilemeyecek kadar saf ve içtendir, buna şüphem yok.

Ancak bu tabuları yıkmak için üçüncü şahıslarca  sarf edilen çabanın niyetinin iyi mi olduğu yoksa farklı bir amaca mı hizmet ettiği sorunsalı, yaşanmış olsun olmasın olayın sonununa kadar inkarını doğurabilir, doğaldır.

Bundan yüz yıl öncesinde meydana gelmiş bir vukuatın sorumlusu olarak ilan edilen Türk toplumu ve onun savunma refleksi yalnızca bu topluma özgü bir davranış değildir. Bugün dünyanın neresine gidilirse gidilsin, tarihin faturasını mevcut olan bir topluma çıkarmaya çalışmak maalesef acı üzerinden kargaşa oluşturmaktan başka bir şeye mahal vermez. Tarihte yaşanmış bir olay, yalnızca o dönem üzerinden incelenmeli ve yapılan hatanın boyutu ne olursa olsun o dönemin karar mercileri hedef alınmalıdır. Tarihin intikamını günümüzden almak gibi bir hataya düşmek ne doğruya ulaşmamızı sağlar ne de meselenin çözülmesine destek olur.

Yıllardır ağız dalaşından öteye bir adım dahi atılamamış olan bir kavga olarak gördüğüm 1915 Ermeni Olayları son günlerdeki açıklamalarla yine bir “yüzleşmeyle” karşı karşıya gelmişe benziyor. Bu hamlelerin uluslararası siyasi ve dini kurumlarca yapılmış olması, olayın vicdani yanını yerle bir etmekle kalmayıp öfkenin de körüklenmesine sebebiyet verebilir. İki kardeşin arasında çözmesi gereken bir mesele olarak düşündüğüm olaya üçüncü şahısların katılmasıyla samimiyetini yitirdiğini kim inkar edebilir?

Dışarıdan gelen baskılar ve bunu takiben  olay üzerinden uluslararası platformlarda Türkiye’ye uygulanan yaptırımları hesaba katacak olursak, tarihin yalnızca bir maşa olarak kullanılmış olduğu gerçeğini  Ermeni toplumunun kabullenmesi gerekir. Dünya kamuoyundan gördüğü şişirilmiş destekle uzlaşmanın sağlanabileceğini düşünmek cahilliktir. Birlikte yola çıkmış, acılarına ortak olmuş gibi görünen Avrupa’nın, yarın çıkarlarına uymadığı takdirde yarı yolda bırakması kaçınılmazdır.

Bilindiği üzere 1915 olayları Türk halkı için de bulanık sudan başka bir şey ifade etmiyor. Bu konuda atılan somut adımların başında 2005 yılında meclis tarafından onaylanarak kaynakların tarihçilere açılması geliyor. İzin verilen kaynakların henüz incelenmemesi yahut böyle bir istek olduysa da bu isteğin kimse tarafından duyulmaması tarihle yüzleşme arzusunun samimiyetini ister istemez baltalıyor. Bu yüzdendir ki, henüz kesinlik kazanmamış bir tarihi olaya soykırım yaftalaması kabul edilebilir bir durum değildir. Madem ki böyle bir inatlaşma söz konusu, buna verilebilecek en doğal tepki başına “sözde” kelimesini getirmekle açıklanabilir.

Bu bir inkar mıdır? Hayır, yalnızca dayatılan siyasi baskıya karşı bir direnme olarak tanımlayabilirim. Resmi kaynaklar tam anlamıyla incelenmedikçe bu konu üzerinde suçlu aramak yalnızca basit bir karalama kampanyasıdır.

Tabiri caizse pamuk ipliğine bağlı bir meseleye tüm Hristiyan aleminin dini temsilcisi olarak görülen Papa’dan gelen destekle ilk gayri resmi tarih doğrulaması yapılmıştır. Hala tartışması süren, araştırmaları devam eden bir mesele üzerine kendi uzmanlık alanları olmamasına rağmen yaptıkları açıklamanın amacı ne olabilir? Acıyı paylaşmak mı?

Papa’nın açıklamasının ardından siyasi bir topluluk olarak varlığını devam ettirdiği bilinen Avrupa Parlamentosu’ndan da geçen kararın hukuken bir yaptırımının olmadığını belirtmek gerek. Bu belki bir görüş olarak kabul edilebilir ancak bu kararın Türkiye Devletince onaylanması beklenemez. Tarihi belgeler ve uzun çalışmalar neticesinde ortaya konulabilecek yargılar tepeden inme bir kararla nasıl kabul edilebilir?
Bütün bu yaşanan samimiyetsizliklerden sonra “soykırım” kelimesi vicdani bir söylemden çıkmamış mıdır?

Siyasi bir maşa olarak kullanılan “soykırım”  yine bir siyasi karşılıkla “sözde” lafından öteye geçemeyecektir.

Leave a Reply

1 comment

  1. Faruk

    tarafsız olmaya çalışmışsın, yazı fena değil ama yinede Ermenilere soykırım yapıldığını kabul etmiyorum, iki tarafta birbirini öldürdü dersen belki bir nebze kabul edilebilir, öbür türlü samimiyetine inanmam için Ermenilerin Türklere karşı yaptığı soykırımı canilikleri işkenceleri katlimları da yazman gerek aksi halde tarafsız gibi görünerek bu siyasi yaptırıma seninde destek verdiğin düşünülebilinir…