August Renoir, Bal du Moulin de la Galette (1876)

Eserleri asmaya değer kılan nedir? Üstüne tonlarca para sarf edilip, eleştirmenlerce beğenilmiş, sanat camiasında el üstünde tutulan bir sanatçının galeriden satın alınan telif eserler örneğin, niçin asarız?

Bunu, yani telif bir eseri insanın evinde sergilemesinin nedenini aslında en doğru araştıracak disiplin, sanat tarihinden ziyade sosyoloji ve tarihtir. Zira, eserlerin satın alınıp duvarlara asılması, bir güç sembolü olarak toplumsal sınıfların zaman içerisindeki diyalektikleriyle paralel bir biçimde şekillenen bir olgudur. Bir aristokratın, krallığın en iyi ressamını çağırıp kendi resmini yaptırması ile, bir burjuvanın şehirde açılan bir galeriye gidip beğendiği bir resmi satın alması arasında bir motivasyon farkı olduğu açıktır, gelgelelim her iki resim de bir şekilde duvara asılıyor. Öyleyse, telif eserlerin, satın alınmış veya yaptırılmış orijinal eserlerin asılmasının ardında yatan sebebin, onu asan kimsenin “Benim bu eseri yaptırmaya (yahut satın almaya) gücüm var.” demesi ile doğrudan ilişkili olduğunu öne sürebiliriz. Tarihsel süreç de bize buna paralel çıkarımlar sunmaktadır.

Peki ya, reprodüksiyonları neden asarız? Evimde asılı bir Mona Lisa tablosunun telif olmadığı, yakın zamanda Louvre müzesinden ciddi bir çalıntı ihbarı almadığımız müddetçe kesindir. Bu durumda, salonuma meşhur La Jaconde’u asmanın bana bir güç katmayacağı, sosyal statümde herhangi bir yükselme meydana getirmeyeceği, beni toplumun daha makbûl bir parçası haline getirmeyeceği açıktır. Öyleyse, reprodüksiyon bir eseri asmanın, hatta özenle, güzel bir reprodüksiyon bulup, onu satın alıp, çerçeveletip, salonun en güzel noktasına asmanın ardında başka bir motivasyon olmalı. Sanat ürünlerinin bağlamsal kimliğinin, orijinal eser ile reprodüksiyon arasında bir orijinal-taklit ilişkisi yaratmadığını, taklit diye tabir ettiğimiz reprodüksiyonun kendi bağlamında yepyeni bir ürün olarak karşımıza çıktığını bir önceki yazımda açıklamaya gayret göstermiştim[1]. O nedenle, bu ürünlerin salt dekor anlamında asılıyor olduğunun iddiası, sanatsallığın dışlandığı iddiasıyla birleşirse, asılsızdır, zira dekor saiki bile bir bağlam taşır ve bu bağlam ister istemez sanatsaldır. Daha doğru bir tabir ile, dekor saiki ile sanatsal saik arasında yadsınamaz bir paralellik vardır. Öyleyse sorumuza tekrar dönelim, neden asarız?

Bu soru, kafamda salonumdaki resmi seyrederken beliriverdi.

Daha evvel kendime bu tarz bir soru sormamıştım, hem de sıkça salonumdaki resme gözlerimin kaydığını farketmeme rağmen. Salonumdaki resim, Renoir’ın en sevdiğim eserlerinden bir tanesi olan 1876 tarihli Galette Yeldeğirmeni’nde Balo. Onu, orijinalinin kalıcı sergisinde sergilendiği müze olan Orsay Müzesi’ni ziyaret ettiğimde, hediyelik eşya seksiyonundan makûl bir fiyata satın almış, Türkiye’ye döndüğümde ise asmak üzere çerçeveletmiştim.

İşin aslı, realist[2] bir eseri odama asacak kadar seveceğimi hiç düşünmezdim. Gelgelelim bu resmin neden sevilmeye değer olduğunu anlamak zor değil. Hakikaten de, gören herkesin içini ısıtan bir atmosfer resmedilmiş. Eğlenen, sohbet eden, kendi hâlinde insanlar var. Bir bakıma, gerçekçiliğin neden sevmeye değer bir yanı olduğunu da, neden sanat dediğimiz pratikten nasibini fazla alamadığını da iyi anlıyoruz.

Gerçekçi resimlerin tek bir motivasyonu vardır, o da şipşak bir an belirleyip, o anı tuvale yansıtmaktır. Gerçekçi resimlerin bir sonu, bir de başlangıcı yoktur, kompozisyon bir t anından mürekkeptir. Sanki onun yarattığı dünya o t anından önce de varmış-tır, sonra da var olacak-tır. Tıpkı, o çok sevdiğimiz ve hayatımın her an her dakikasında yanımızda olan fotoğraflar gibi. O t anı, o kadar sahici olmalıdır ki alıcı, hakikaten de o gün, o saatte, Galette Yeldeğirmeni’nde bir balo tertip edildiğine, baloya bu resimdeki figürlerin katıldığına, M. Dupont’un ayakta duran dans ederken elini cebine koymuş bir erkek, Mme Cocteau’nunsa da oturan kardeşi Mlle Coctaeu’ya sarılan hanım olduğuna inanmasının önünde hiçbir engel olmamalıdır. Resimde de, heykelde de, sinemada da, romanda da gerçekçilik budur.

Bütün bunlardan niçin söz ediyorum? Çünkü bu, aslında bu tabloyu neden duvarıma astığım sorusunu açıklığa kovuşturuyor benim adıma. Orada olabilmek için astım. O gün orada, o insanlarla olduğumu hayal edebilmek, belki o t anında değil, ondan önce veya sonra, o gerçeklikte varolabileceğimi hayal etmek için astım her gördüğümde. Onun için, hayallere daldığımda gözüm ilk salonumdaki resme kayıyor. Gerçekçi sanata, nadiren de olsa bu gibi durumlarda teşekkür ediyoruz doğrusu.

Atıflar

[1]: https://www.gazetebilkent.com/bu-gorselden-rahatsiz-degilim/

[2]: Empresyonizm ve realizm okullarının sanatsal kaygısı çoğu zaman birdir. Empresyonizmi, realizmin daha dar bir tanımı olarak yorumlamak mümkündür, çünkü empresyonizm teknik anlamda bir sanat okulu olmaya, kulağa daha çok bir sıfatmış gibi gelen realizmden daha yakındır. Bu nedenle, burada genel bir ifade olan realizm ifadesini kullanmayı daha isabetli buldum. Daha detaylı bilgi için bkz. https://medium.com/@caginte/%C3%A7a%C4%9Fda%C5%9F-bir-i%CC%87kilem-romantizm-mi-realizm-mi-368f442708c

Leave a Reply