Temel, Dursun, Fadime üçgeninde yaşadıkları komik anları ile aklımıza gelirler ve tabi kemençeden hamsiye uzanan sembolleri ile. Hamsiye Lazca’da hamsi denmediğini, hatta Lazca’nın Karadeniz şivesi olmadığını bilmeden tüm Karadeniz şeridine Laz denir bir de. Pratik zekaları, “öğleden sonra çalışmıyor”‘ denerek küçümsenir aynı zamanda.

[box_dark]Tarih Tezleri[/box_dark]

1993-94 ‘te yayımlanan ve Lazca için bir sıçrama etkisi yaratan Ogni kültür dergisinin tespitince, 3 resmi ideoloji çerçevesinde açıklanmıştır lazların tarihleri. 1.si Lazlar, Orta Asya’dan göç eden Türk boylarından biridir. (Resmi ideoloji).  2.ye göre Lazlar, Rum Pontus İmparatorluğu’nun kalıntılarıdır. Ve tabi üçüncüsüne göre de Lazlar, Gürcüler’in bir koludur. (Gürcü resmi ideolojisi)

Birinci tez ‘Güneş Dil ve Tarih Tezi’ne dayandırılır. Tez, Anadolu’da yaşayan halkların Türk kökenli olduğunu iddia eder ve bu doğrultuda Saka Türkleri’nin bir kolu olarak da Lazları Türkleştirir. Bu tezin baş mimarı ise Erzurum Üniversitesi profesörlerinden Kırzıoğlu’dur. Gürcü resmi ideolojisince belirlenen tez ise salt dilsel akrabalıktan yola çıkılarak kurulmuştur. Bu tez doğrultusunda Lazca Megrelce, Svanca ve Gürcüce’nin bağlı oldu Kartveluri (yani Gürcü dil ailesi) bu halklara doğrudan soydaşlık da sağlıyor ve Lazca’yı bir dil olmaktan, Lazları ise halk olmaktan alıkoyuyordur. Zira Lazca bu tez ile artık Gürcücenin bir diyalektiğidir. Bu iki tez de bünyelerinde bulunan halkaların tarihlerini bilimsel bir gerçeklikle ortaya koymaktan çok, Lazların bulunduğu bölgeleri Lazistan olmaktan kurtarmak için tasarlanmış, resmi ideolojiye bilime ettiğinden daha çok hizmet eden çalışmalardır.

[box_dark]BURADAYDIK![/box_dark]

“ Derler ki tanrı dünyayı ve kıtaları yaratır yaratmaz halkları da dahil eder oluşum sürecine. Bu yaratımı, halkların dünya üzerine serpiştirmesi oyunu alır. Ne var ki tanrı çabuk sıkılır oyundan ve elinde kalan halkları Kafkasya’ya savurur. “

Oysa efsanelerin anlattığı da kaynakların en çok desteklediği nokta da inanılmaz dil ve kültür cümbüşüne ev sahipliği yapan Kafkasya’dır. Kafkas orijinli Lazlar, günümüzde Gürcistan sınırları içinde kalan Pityrus-Gelincik’ten başlamak üzere, güneyde Ordu ili Ünye ilçesi civarına kadar uzanan Kolhis imparatorluğunun parçalarıdırlar. M.Ö ilk defa 8. Yüzyıla ait Urartu metinlerinde adı geçen bu krallığın, Lazi, Zan, Tzan, Tzani, veya Tçani olarak geçen etnik terimlerin hepsine tekabül ettiği kabul edilmiştir.

Antiktenin son büyük  tarihçisi Kaseryalı Procopius Justinian‘ın savaşları adlı eserinde, artık Kolhis krallığını Lazika olarak anmaya başlayacaktır. Eski Yunan ve Roma tarihçileri de “Colhida” ve “Colchis” adıyla andıkları Kolhis krallığı, Roma imparatorluğunca yıkılacak ve Apsiller, Abasglar, Misimya, Sanigya ile Lazika, Svaneti olarak krallıklara ayrılacaktır. Georgian_States_Colchis_and_Iberia_(600-150BC)-en.svg

Homerik dönemin Greklerinin efsanelerinde çokça yer alan Kolhis’in en meşhur efsanesi bugüne ulaşmayı başarmış enteresan inançlara da ev sahipliği yapmaktadır. Efsaneye göre, Orkhomenos kralı Athamas’in oğlu Friksos’un; Hermes’in Zeus’a adanmasın diye verdiği altın postlu koçu –koçun sırtında uçarak ulaştığı- Kolhis kralı Athens için kurban etmesinin ardından, Argonatlar altın postun peşine düşerek Kolhis’e ulaşır. Mitoloji’de zenginliğin timsali altın postun Kolhis’e taşınması (zannımca) gür ormanların ve masmavi soğuk denizin ülkesi Kolhis için bereket ve bolluk demektir. Koçun kesilmesi ise, bugün sunaklarının tasarımından anladığımız kadarı ile güvercin olan adakların koça dönmesine neden olmuş ve koç boynuzu nazardan, felaketten korunmanın sembolü olmuştur. Bugün hâlâ evlerde nazar boncukları ile yan yana asılan koç boynuzlarının geçmişi de yine burada gizlidir.

Roma ile ayrılan Lazika sırası ile Pers, Bizans sınırlarına dahil olacak en sonunda Arap işgalleri ile nüfusun büyük bir kısmı iyice güneye inecektir.  1204’te Latinlerin Constantinapolis’i işgali ile kaçan Bizans kralı Komnenoslar’ın Trabzon’da yeni bir devlet kurmasıyla; Trabzon İmparatorluğu yönetiminde, Bizans yanlısı Yunanlar ile Kafkasyalıların konfederal yönetiminin desteklediği Lazlar arasında kıyasıya bir iktidar mücadelesi başlayacaktır. Bunun üzerine Gürcü kraliçesi Tamar’ın desteğiyle, 1204’te Rize ve çevresinde “Théma Grand de Lazia” (Büyük Laz Ülkesi Eyaleti)sı kurulmuştur. Lazların Trabzon Rum Pontus’un kalıntıları olduğu iddiası da dayanak noktasını buradan alsa da Lazların aslında 4000 yıldır bu topraklar da olduğu gerçeğini değiştirememiştir.

 

       Xirxineri ntsxenepete var moptit/ Kişneyen atlarla gelmedik

    Mitiş dobadona var goptit/ Kimsenin vatanında gezmedik

    Mitti mitiş getasule var bzonit/ Kimsenin bostanını eşmedik

   Çk’u hak borthit./ biz buradaydık.

Nurdoğan Abaşişi adlı Fındıklılı Laz şair, çok sevdiği ve çizgi olarak yakın durduğu Nazım’ın “Dört nala gelip uzak Asya’dan Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan…” şeklinde başlayan Davet şiirine cevaben, “Çhanda çkuni,” yani “Davetimiz” adlı bu şiiri yazmış ve 4000 yıllık hikayeleri ile yukarıda değinilen 3 tezi de çürütmüştür.

 

[box_dark]Osmanlılı Yıllar[/box_dark]

Trabzon Rumlarının 1461’de Osmanlı tarafından yıkılması ile de Osmanlı’ya karışır Lazlar. İlk etapta büyük Laz ülkesi eyaletinin bir kısmı Gürcistan’a kalmış olsa da, Yavuz Sultan Selim’in, Trabzon valiliği yaptığı dönemde düzenlenen seferlerle Osmanlı toprakları Gonia(gönye)’ya ulaşır. Bu süreçte karşılarında Laz komutanı   Ǩaxaber Gurieli‘yi (Guryalı Kahaber) bulur Osmanlı birlikleri ve Lazistan’da(Ç’aneti) mağlup olurlar. Komutanın ölümünün ardından ise üç ay süren aralıksız savaşlarla, üçte dördü yeniçeriler elinde can veren Laz askerlerinin direnişi yıkılır.

laz-evi-1Osmanlı’ya katılış Lazlar için birçok değişiklik demektir. Zira dillerine ve kültürlerine dokunmama sözü ile gelen Osmanlı dinleri için aynı hassasiyeti taşımamış ve 6. Yüzyıla kadar paganist olan ve Laz kralı Gubaz I döneminde Hristiyanlığın devlet dini ilân edilmesiyle Ortodokslaşan Lazların büyük bir bölümü, 15. Yüzyıldan itibaren İslamlaşmıştır. 17. Yüzyıldan sonra, artık Hanefi Müslümanlar olarak devlet nezdinde azınlık olmaktan sıyrılan Lazlar için bu şarapçılığın adım adım terk edilmesine ve doğu’ya yani güneşe bakan ev ve mezarların yönünü kıbleye çevirmelerine neden olacaktır. Tekke ve türbe kültürüne pek rastlanmayan Lazlar için din ve gündelik inanışlar, hâlâ paganizmin ve Hristiyanlığın etkilerini taşımaktadır. Kurban ve Ramazan bayramlarında kırmızı boyalı yumurta dağıtılması geleneği, dini senteze tekabül ederken,   “Nʒaşa exti= Göğe yüksel” temenni sözü ise evrenin  “Nʒa” (Gökyüzü), “Dixa” (Yeryüzü) ve “Let’a tude” (Yerin altı) olarak üç katmandan meydana geldiğinin ve gökyüzünün de mutluluğu temsil ettiğinin kanıtı olarak Laz dilinde yaşamaktadır. Ayrıca artık iyice terk edilmiş olan litropiler vardır. En meşhurları 19-20 ağustos tarihlerinde deniz kıyısında eğlenceli vakit geçirmeyi içeren bu kutlama da bazı kaynaklarca paganizmden kalmadır.

93 harbi ile Adapazarı ve Sapancaya kadar göç eden Lazların bir kısmı 1877’de memleketlerine dönseler de büyük bir kısmı bu yeni verimli alanlarda kalmayı yeğlemişlerdir. İkinci büyük göç ise daha kısa süreli ve bu kez daha fazla nüfusa sahip olan 1914 göçüdür ve Rusların 1916’da işgallerini çekmeleri ile yine geri dönüşle sonuçlanmıştır. Bu göç Samsun’dan ileri geçmemiş ve yine bugün Samsun’da rastladığımız Laz nüfusunun yerleşimine eğilmiştir. Bu Laz göçleri Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile artık savaşlardan kaynaklanmayı bırakıp yerini uzun vadede ekonomik ve hizmetsel nedenlere döndürse de, Sovyet Rusya’ya tabi Lazlar için – SSCB’ye tabi bütün halklar gibi- devam edecek ve Sibirya ile Kazakistan, Lazların yeni yurtları olacaktır.

Yurt içindeki bu dağınıklığa karşın Lazların yoğun olarak yaşadığı alanlar, resmi kayıtlara göre 1925 yılına kadar, Lazistan olarak anılacak ve milli mücadele döneminde de meclise vekil yollayan bu bölge ayrı bir devlet adından ziyade Laz halklarının yaşadığı yere işaret edecektir.

[box_dark] Türkiye ile Türkiye’de[/box_dark]

270px-Lazs_in_1900sKurtuluş savaşı sürecinde de Türkiye’nin kuruluş sürecinde de Laz halkı, dili ve kültürü ile aktif rol oynamış ve “Kuvayi-Milliye DestanındaArhavili İsmail’in mizacında çizilen profilleri ile övünmekle yetinmişlerdir.  İmece ile yaptıkları evlerinin tepesinde 10 gün boyunca dalgalanacak bayrağı yeni devletin bayrağı olarak seçmeleri gibi bütün bu bağlılıklarına aldıkları yanıt ise kendisini çok geç gösterecektir.

Eğitime çok önem veren ve devletin maddi durumu için okullarını kendi çabaları ile yapan Lazların tek talebi okuma yazma ve eğitim alma olmuştur. Bu doğrultuda askerden dönen eşler, hanımlarına okuma yazma öğretmekle yükümlü sayılmış, her çocuk okula yollanmış ve bunun sonucunda da 1965’te yapılan sayımda ana dili sadece Lazca olan insan sayısı 3943’e tekabül eder olmuştu.

Bu iki dillilik Lazcaya devlet dili Türkçe’nin müdahalesini arttırmış ve Lazcayı bugün Türkçe kelimeler olmadan konuşulamayacak hale getirmiştir. Yine bu süreçte, 3000 yıldır konuşulan bir dile yazınsal zemin bırakmamış ve söylenen olmuş, söz uçmuştur. Bütün bu doğal sürece ise dağ köylerinde varlığını daha bir özgün sürdüren Lazca’ya hakaret eklemlenmiştir. Öyle ki, dağ köylerinde büyüyen çocukların eğitim hayatlarının devamı için şehir merkezlerine inmeleri, zaten ilkokulda karşılaşıp zorlandıkları Türkçeyi İstanbul ağzının kusursuzluğu(!) ile iyice zorlaştırmıştır. Ü sesi gibi bazı ünlülere sahip olmayan ya da k ve t seslerinin farklı versiyonlarını duymaya alışık Laz çocukları için yazı ödevleri ve hatta Türkçe derslerinin zorluğuna, arkadaş ve öğretmenlerinin hakaretleri eşlik etmiştir. “Laz aklı işte ha ha!”  cümlesi bir çokları için Laz olmak temiz ve sevimli bir “saflık” içerir hale gelse de, esasen bu çocukların hatalarının genetik kodlarında gizli olduğu mesajını beyinlerine yollamaktaydı.

                             “Bıçak bir adamı öldürdü, dil bin!” (Laz atasözü)

 

[box_dark]Lazca’nın Gelişimi[/box_dark]

xelimişi xasan

xelimişi xasan

Son 50 yılda yazılmaya başlanan bu dil, Kiril ve Latin harfleri ile bugün   iki farklı alfabe oluşturmuştur. İlk ciddi alfabesinin İskender Tzitaşi’nin oluşturduğu ve  1930’lu yıllarda Sovyetler Birliği Abhazyası’nda anadille eğitim veren Laz okullarında kullandığı bu alfabe gösterilebilir. Lazcaya dair daha eski çalışmalara Sultan Abdülhamit döneminde rastlansa da devletçe çalışmaları yakılan Faik Efendi’ye dair elde net bir kanıt yoktur. Bunu Helimişi Hasan izleyecek ve Lazlar onunla Sarp kapısının açılmasından sonra tanışacaktır. Bu döneme kadar sadece devlet kayıtlarında ve Türkiye Komünist partisi kayıtlarında adı geçen Helimişi Hasan, çalışmaları sebebi ile sürülecek ve 1932’de eğitim aldığı ve uzun süre yaşadığı SSCB’ye sığınacak ama burada da Türk ajanı olduğu gerekçesi ile uzun süre Sibirya’da kalacaktı. Stalin’in ölümü ile Batum’a kavuşan Helimişi’nin “ K’oreas Ar Lazi K’ulani” (“Kore’de bir Laz Kızı”) başlıklı bir romanı ve pek çok şiiri bulunmaktadır.

Bu noktada yıllarca kendini yazı diline aktaramayan Lazcanın kuşkusuz en güçlü silahının sözlü edebiyat olduğu söylenebilir. Mani ve türküde zirveye ulaşan bu dil, üretim-tüketimi her an Lazlara eşlik etse de salt Lazlar arasında kalmaktaydı. Lazca müzik yapan ve Lazların ‘Aşık Veysel’i ‘ sayılan Yaşar Turna’nın 45’likleri, Lazcanın ve Laz müziğinin varlığı açısından dönüm sayılsa da tam anlamı ile Lazcaya ve Laz ezgilerine katkıyı “zuğaşi berepe” yani  denizin çocukları ile görüyoruz.  1993-98 yılları arasında faaliyet gösteren ve ilk Lazca rock müzik yapan grup üyeleri, Laz türkülerini modern bir üslupta Türkiye’ye dinletmişlerdi. 1993 yılında Mehmed Ali Barış Beşli‘nin Lazca sözlü ve politik içerikli müzik yapma fikri üzerine, Kazım Koyuncu tarafından “ŞK’U” (biz) adıyla kurulan grup daha sonra dağılsa da üyeler çalışmalarına devam etmiştir. Özellikle Kazım Koyuncu’nun türkü derleme çalışmaları, Lazcanın yükselen kimlik hareketlerine ve asimilasyonla ölmekte olan dilleri adına büyük bir adım teşkil etmiş; müziği(silahı) ile Koyuncu, aslında tüm Türkiye’ye “Lazepeti konan” demeyi başarmıştır.

“Lazlar da burda!”

Kazım Koyuncu'nun Hopa'ya yapılan heykeli.

Kazım Koyuncu’nun Hopa’ya yapılan heykeli.

 

 

KAYNAKÇA

1- http://turcograecus.wordpress.com/2010/07/20/lazlarin-yakin-tarihine-kenar-notlari-sadik-varer/

2- lazepeşe tarixi- 4000 yıllık tarihi  http://www.youtube.com/watch?v=g9RC7cxlCHw

3- http://www.lazuri.com/tkvani_ncarepe/i_b_xelimisi_xasaninin_otobiyografisi_lz_tr.html

4-http://ardesenrecepoztabak.blogcu.com/laz-tarihi-lazlarin-tarihi-en-detayli-makale-yazilari-i-bol/2525517

5-http://www.karalahana.com/makaleler/Ozhan/mayis-yedisi.htm

6- http://hamshentsi.blogspot.com.tr/2010/11/dogu-karadenizde-resmi-ideolojiler.html

Leave a Reply

Yazıcı Tamiri Sigma Defence Ankara Kız Yurdu