Walk into the light

“Eğer cennet dünyada ise muhakkak orası Şam’dır. Eğer gökte ise, Şam’ın üzerinde bir yerdedir.” Ibn Cübeyr 12. Yüzyıl.

“Cehennemden çıkıp cennete gelmiş gibi hissediyoruz” Kevork Jamkossian / Kanada’ya göçen Suriyeli mülteci. 2015.

Hayatın doğumla ölüm arasında bir gergef dokuması, ona bir önem atfetmemiz için bir vesiledir. Tüm marifet, müşterek yaşadığımız yerkürede hayata mümkün olduğunca daha fazla tutunabilmek, hak ettiğimizi düşündüğümüz şatlarda yaşayabilmek ve huzurlu şekilde ölebilmektir. Aksi halde umursamazlığın fasit dairesinde geçirilen hayatların ahirindeki ölümler de ‘kolay’ olur.

Gelişmişlik düzeyinin belirlenmesinde en belirgin ayrışma da mikro hayatların yaşanma kalitesinde ve ölüm biçimlerindedir. Bundandır ki büyük yoksulluklar, trajediler, katliamlar dünyanın bir bölümü için kaçınılmaz alın yazıları olarak algılanır. Özellikle son dönemde çevremizdeki ölümlere baktığımızda görüyoruz ki bu coğrafyada ölmek için çok sebep var. Her ölümün erken olduğu muhakkak. Buradaki sorun ise ölümün değersizleşmesi. Tıpkı yaşamın başına gelenler gibi.

Huzur içinde ibadet etmeye gittiğimizde ölürüz mesela. İslam dininin en geniş kapsamlı ve en kutsal mekanında gerçekleştirilen Hac ibadeti sırasında tamamen ‘kul’ hatasından kaynaklanan vinç kazasında 111, şeytan taşlama sırasında yaşanan izdihamda ise Suudi yetkililerin açıkladığı rakama göre yaklaşık 800 kişi yaşamını yitirdi.

Sadece ibadet ederken değil, eğlenirken de ölürüz. Aklı baliğ olmuş yetişkin bir bireyin yapmayacağı bütün davranışları sinir bozucu bir rahatlık içinde yaparız. Ses çıkartma fetişizminin farklı yolları varken, bunu yapmak için silahları ateşleriz ve en yakınlarımızın canlarını alırız. Yetmezmiş gibi, koskoca bir insan hayatını, ‘serseri kurşun’ gibi bir başlık altında üçüncü sayfa haberinde geçiştiririz. Düğünlerimizden cenaze çıkartma maharetimiz hayret verici bir şekilde not edilmeyi hak ederken bayram kutlamalarımızı da hatırlamadan geçemeyiz. Bu serinin en yeni haberi geçtiğimiz Kurban Bayramı’nda Zonguldak’tan geldi. ‘Bayramı kutlama’ amacıyla havaya ateş açan bir kişi, evinin önünde kurban kestirmekte olan 64 yaşındaki bir vatandaşın ölümüne sebep oldu. Polis ekiplerinin olay yeri incelemesi sırasında dahi hem kurban kesimleri hem de silah atışları devam etti.

Trafik kazalarındaki ölümler ise birer istatistik verisine dönüşmüş durumda. Geçtiğimiz sene sadece olay yerinde ölenlerin sayısı 3 bin 524 kişiyken, hastaneye kaldırılan ağır yaralılardan ölenler hesaba katıldığında sayının iki katına çıktığını söylemek abartı olmaz. Artık uzun tatil dönüşleriyle ilgili yapılan gazete haberleri bir dejavu hâlini aldı. Daha da komiği, trafikte yol verme, korna çalma, ışıkta bekleme tartışmalarında bile birbirimizi öldürebilme kabiliyetimiz var. 2012’de Haliç köprüsünde yol verme kavgasına girişen bir kişi, tartıştığı tarafa önce kafa attıktan sonra kalp krizi geçirip hayatını kaybetmişti. Herhalde bir kişinin başına gelebilecek en talihsiz ölümlerden biri bu olsa gerek…

Hadi diyelim ölenler veya öldürdüklerimiz hep ‘başkası’. Ya en yakınımızdakiler? 2014 senesinde toplam 292 kadınımız, kendilerine uygulanan şiddet dolayısıyla hayatını kaybederken katillerin çoğunluğunu maktüllerin eşleri veya sevgilileri oluşturuyor. Bizde bir tuhaflık var. Uğruna öldüklerimizi öldürüyor, sevdiklerimizi bizden korkar hale getiriyoruz. Burada kastettiğim şey ciddi bir mesele. Yani sadece cehaletimiz veya sorumsuzluğumuz değil, sevgiyi ifade etme biçimimizdeki psikolojik sorunlardan bahsediyorum. Kadın cinayetlerinin olağanlaşması da bu yüzden en çok kaldıramadığım ölüm türü. Yüzü gözü morarmış kadınların artık haber değeri yok ki zaten onlar da şikayetlerini -eğer yapmışlarsa- hemen geri çekiyorlar. Özgecan cinayetinin katillerine verilen net cezaların daha hızlı uygulanması benim için son günlerdeki en büyük ümit kaynağı.

Ölüm çeşitliliğimizi veya en azından zamansız ölümleri azaltmanın yolu, hata ve eksiklikleri kendimizde aramaktan geçer. Gelişmiş dünyanın da en mümeyyiz vasıflarından biri, başına gelenlerden ders alıp yeni trajedileri önlemek için birçok tedbire başvurmasıdır. Peki biz öyle miyiz? Birçoğumuzun cevabı ‘hayır’ olacaktır.

Bu noktada çok çarpıcı ve vahim bir örneği hemen paylaşmakta yarar var. Uzun yılların deneyimi ve yapılan on binlerce çalışma sonucunda arabaların güvenlik sistemleri geliştirilir, sonunda emniyet kemerinin trafik kazalarındaki ölümleri önemli ölçüde önlediği bilimsel bulgularla ortaya çıkar ve bu tedbir uygulamaya konulur. Peki bütün bu süreçleri yaşamayan toplumlar, yani bu tür tedbirleri önünde hazır bulanlar ne yapar? Emniyet kemeri takılmadığında hatırlatıcı sinyal sesini kesmek için emniyet kemeri tokası üretir. Elde etmiş olduğu bir verinin ne anlama geldiğini idrak edememe şuursuzluğu ancak bu kadar tepe noktasına ulaşabilir. Öyle bir ‘icat’ ki zekanın ve bilimsel verinin değil basit-ilkel bir kurnazlığın ürünü. Tedbir almak bir yana, bilinçli bir şekilde kendi yaşamını tehlikeye atıyor.

Belli ki çağımızın getirdiği teknolojik donanımlar, onlardan nasıl yararlanacağımız konusunda yeterli bilgi, bilinç ve donanıma ulaşana kadar bizim canımızı almaya devam edecek.

“Neden bu coğrafyada hayat bu kadar ucuz?” sorusunun altını kazımaya başladığımızda derinde yatan cevabın cehaletimiz, sorumsuzluğumuz ve yansıtma özelliğimizde yattığını görürüz. Bunlar arasında yansıtma hastalığı en vahim olanı gibi. Zira milli maçı kutlarken balkondaki çocuğu öldürene, çocuğun neden gece 12’de orada oturduğunu sorgulatan; çok sevdiği eşini mahkeme önünde öldüreneyse eşini sırf boşanmak istemesiyle suçlayan bir anlayışın psişik ruh hâlidir yansıtma.

Yansıtma cehalet ve sorumsuzluktan daha kötüdür. Zira yaptığı işin doğurduğu sonuçlarla yüzleşme yerine yansıtma vasıtasıyla bütün sorumluluğu başkalarının üstüne yıkma kurnazlığı iş başındadır. Meydana gelen felaketler sonucunda ihaleyi hep başkasına yıkma hâli yaşanılan sorunları kronikleştirir. Tarih sürekli tekerrür eder durur; yaşadığımız trajedileri kaderimiz ve hayatın bir parçası olarak kabullenmeye başlarız.

Sonuçta “Bizim buralarda böyle oluyor.” diye bir söylem tutturur, kendimizi de teskin etmek için acılı, feryat figan türkülerle yolumuza devam ederiz. Oysa hem cehaleti hem sorumsuzluğu hem de yansıtma kurnazlığını tedavi etmek mümkündür. Bunun için yığınla çalışmaya ihtiyaç yok. Sadece başarmış olanların hikayelerini doğru bir biçimde ve ciddiyet içerisinde analiz etmek bile yeterli olabilir.

Leave a Reply

Yazıcı Tamiri Sigma Defence Ankara Kız Yurdu