Procrastination, Türkçede anlamını tam olarak karşılayan bir kelime olmasa da erteleme, geciktirme veya oyalanma gibi kelimelerle anlatılabilir. Bu kavram birçoğumuzun günlük hayatını etkileyen bir durum. Bazılarımızın hayatını öylesine zorlaştırıyor ki pek çok makalede “ertelemecilik hastalığı” olarak anılıyor. Neden bir şeyleri erteliyoruz? Son teslim tarihine 5 gün olan bir ödevi neden bu akşam bitirmek yerine erteliyor, son güne bırakıyoruz? Mesela ben de bu durumdan yakınıyorum. Her ne kadar ödevi son güne bırakmanın verdiği stresin beni daha üretken kıldığını düşünsem de, ödevi son dakika yaptığım her sefer bir daha bunu tekrarlamayacağıma dair söz veriyorum kendime. Ne olurdu ilk gün bitirseydim, bu strese değer miydi? Elbette, kendime verdiğim bu sözü yerine getiremiyorum. Siz de aynı durumdaysanız, bu yazıda size davranışsal ekonominin neden ertelediğimize dair görüşlerinden bahsedeceğim. Neoklasik ekonomi her ne kadar bizim rasyonel davranışlar sergilediğimizi ve rasyonel seçimler yaptığımızı varsayıyor olsa da davranışsal ekonomi bizim kusurlarımızın olduğunu ve irrasyonel seçimler de yaptığımızı kabul ediyor. İşte tam da bu sebeple, bir şeyleri ertelemenin rasyonel olmadığı durumlar davranışsal ekonomi için bir araştırma konusu. 

Procrastination özüne baktığımızda bizim “present-biased” tercihlere sahip olmamızdan kaynaklanıyor. Bu da bizim şu anda elde edeceğimiz faydaya gelecekte elde edeceğimiz faydadan daha çok değer vermemiz anlamına geliyor. Demin bahsettiğim ödevi tekrar ele alalım. Rasyonel olan ödevi son güne bırakmamak. O yüzden ödeve şu an başlamalı ve son güne bırakmayarak ödevin son günü rahat olmalıyım ancak biliyorum ki ödeve hemen başlamak beni şu an tatmin etmeyecek. Bu şekilde düşünerek ödevi ertelediğimde aslında şu an elde ettiğim faydaya odaklanmış ve onu seçmiş oluyorum. İktisatçı Richard Thaler’e göre yapılması gereken işleri hiçbir zaman şu an yaptığımız işler kadar önemli görmediğimiz için erteliyoruz.

George Lowenstein, 1991 yılında tüketicilerin davranışlarının sanıldığının aksine sadece uzun döneme dair kaygılardan değil bunun yanı sıra kısa döneme dair kaygılardan da oluştuğunu öne sürdü. Bu durumu açıklamak adına “time-inconsistency” yani zaman tutarsızlığı kavramını kullanmış. Neden tutarsızlık? Çünkü biz geleceği düşündüğümüz zaman bize gelecekte daha fazla yarar sağlayacak seçimlerde bulunabiliyor ve “Daha fazla para biriktireceğim.” diyebiliyoruz. Şimdiyi düşündüğümüz zaman ise bize kısa dönem yarar sağlayacak şeyleri tercih etmeye meyilliyiz ve “Parayı şu an harcayacağım.” diyebiliyoruz. Bu iki cümleyi aynı kişinin söylediğini düşünürsek, evet, burada bir zaman tutarsızlığı var. Lowenstein’ın da anlatmak istediği gibi kısa döneme odaklı kaygılarımız da var. 

Zaman tutarsızlığı kavramının söylemek istediği bir diğer şey, zaman periyodu arttıkça kişilerin şu andaki faydayı seçmeye olan eğiliminin artıyor olması. Örnek olarak bir film izlemek istediğinizi düşünün. Size iki seçenek sunuyorum. İster 30 lira vererek bugün izleyebilirsiniz isterseniz 40 lira vererek haftaya izleyebilirsiniz. Bu soruya çoğunluğun şu anki faydayı seçtiği ve haftaya izleyerek 10 lira biriktirmek yerine filmi şu an izlemek istediği görülüyor. Eğer ki sunulan seçenekler bugün 30 lira vererek filmi izlemek veya 40 lira vererek yarın izlemek olsaydı, bu durumda ise çoğunluğun yarına kadar sabrettiği görülüyor. Siz de çoğunluğun yaptığı seçimleri yaptıysanız zaman tutarsızlığı kavramını çok rahatlıkla anlayabilirsiniz. Zaman tutarsızlığının bize sunduğu çıkarım da kısa dönem kaygıların kararlarımız ve davranışlarımız için önemli olması. Bir ödevin son teslim tarihi ne kadar yakın bir zamandaysa bizler o kadar şu anki faydadan vazgeçiyor ve erteleme davranışımızı azaltabiliyoruz. 

Kayıptan kaçınma (“loss aversion”) kavramına göre ise bir şey kaybedebileceğimiz durumları bir şey kazanacağımız durumlara göre daha önemsiyoruz. Örneğin ödevi zamanında yaptığınız taktirde 20 lira alacağınız ve ödevi zamanında yapmadığınız taktirde 20 lira ödeyeceğiniz iki senaryo düşünelim. Kayıptan kaçınma kavramına göre 20 lira kaybetmemek bizim için daha önemli. Bu nedenle bizler işin ucunda kayıp olmayan işleri ertelemeye daha yatkınız. Bu nedenle de erteleme davranışınıza son vermek için “Ödevi zamanında bitirirsem kendimi çikolata ile ödüllendireceğim.” gibi vaatlerde bulunduysanız ancak bu işe yaramadıysa kayıptan kaçınan biri olabilirsiniz.

Ertelememizin ardındaki sebepleri anladıysak yazıyı iktisatçıların bu duruma sunduğu ve size da faydalı olmasını umduğum çözümlerle bitirmek isterim. Pek çok farklı kişi tipi için sunulan çözümler:

  • Kendimize bir zaman sınırı belirlememek – Bunun üniversite okuyan biri için çok da mümkün görünmediğini biliyorum. O yüzden işe yaramayacağını düşünüyorsanız diğer çözümlere geçelim.
  • Zaman tutarsızlığı kavramı size yakın geldiyse: Yapacağınız işe herhangi bir zaman sınırı belirlemeden yapamayanlardansanız bu zaman sınırını mümkün olduğunca kısa tutmaya çalışın. 
  • Kayıptan kaçınma kavramı ile uzaktan yakından alakanız yoksa: Bir işi bitirdiğiniz zaman ne kadar rahatlayacağınızı düşünebilir veya kendinizi ödüllendirebilirsiniz.
  • Kayıptan kaçınma kavramı size yakın geldiyse: Bir şeyi ertelediğiniz zaman elde edeceğiniz ödülden çok ertelediğinizde kaybedeceğiniz şeylere odaklanmak ve kaybedeceklerinizin bilincinde olmak sizin için daha faydalı olabilir. 
  • Hiçbirini yapacak disiplinim yok ama kayıptan kaçınan biriyim diyenler için ise davranışsal ekonomist Dean Karlan ve Ian Ayres sıra dışı bir çözümle gelmişler ve bir uygulama geliştirmişler. Adı Stickk olan bu uygulama insanlardan bitirmeleri gereken iş için söz vermelerini istiyor. Bu sözleri bir anlamda taahhüt sözleşmeleri olarak düşünebiliriz. Bu sözleşme ile beraber uygulamaya belli bir miktar para yüklüyor ve işi bitirmek istediğiniz tarihi giriyorsunuz. Eğer yapmanız gereken işi belirlediğiniz zaman bitiremezseniz yüklediğiniz para çeşitli hayır kurumlarına bağışlanıyor.

Kaynakça:

Leave a Reply