Bu Görselden Rahatsız Değilim!

Sanat ve Seri-Üretim İlişkisine Bir Bakış

Pull&Bear markasının Tate Art Collection isimli bir serisinden. Tablonun çizeri Wasily Kandinsky.

Geçtiğimiz günlerde Instagram uygulaması üzerinden promosyonlu bir reklam ile Pull&Bear isimli çoğumuzun malûmu olduğu giyim markasının Londra’nın meşhur Tate Modern müzesinin kalıcı koleksiyonuna atıfla çıkarttığı bir giyim koleksiyonu olduğunu öğrendim.

P&B markasına yeterince aşina değilim, ürünlerini tüketmiyorum. Yine de ülkemizde de son yıllarda hayli popüler bir hale gelen ve benim alternatif ifadesiyle tabir ettiğim yarı-popüler akımın parçası olduğunu biliyorum. Bu alternatif giyim akımları ile alternatif kültürlerin angajmanı da, yazının kalanında üzerinde duracağımız noktalardan bir tanesi olacak.

Kulağa ilk başta bir müzik janrası olarak gelen alternatif-popüler tabiri de, yukarıda sözünü ettiğim angajmanın sentezinden doğuyor. Alternatif-popüler’i tanımlarken, günümüzün hayli çoğalan medyumlarının tek bir akıntıyı üzerinde barındırmak için fazla dar olduğunu ifade etmek istiyorum. O kadar fazla medyuma o kadar kısa sürede ve o kadar kolay ulaşılabiliyor ki, bu birbirine alternatif onlarca popüler akımın aynı anda varolabilmesine yol açıyor. Popülerlik, bu nedenle içinde alternatifleri barındıran bir kavram haline geliyor.

Aynı koleksiyondan bir kapüşonlu.

P&B markası da, bu alternatif-popülerlerden birkaçını hedef alıyor. Bu hedef doğrultusunda koleksiyonlar çıkartıp, ürünler sergiliyor. Bu durum, tamamen serbest piyasa mekanikleri içerisinde oluşuyor ve kâr kaygısının en önemli kaygı olduğunu gözden kaçırmamıza imkan tanımıyor.

Hedef kitleden yola çıkarak, basit bir tümevarım ile sunulması beklenen ürünlerin kitsch ile sanat arasında gidip gelmesi, birçoklarının kafasında soru işareti oluşturuyor. Aslında markanın ve buna benzer diğer alternatif-kültür markalarının ürünlerini pazarlarken kullandığı sanatsal bir yaklaşım olduğunu yadırgayamayız. Peki, bu durumda “yaklaşım” gibi hafif bir tabirden sıyrılıp doğrudan sanat ürünlerinin seri üretim parçası olarak sunulması nasıl karşılanacak?

Genelde, bu duruma karşı sunulan ortak refleks “Hop, orada bir duracaksın!” oluyor. Bu refleksin aslında kitsch ifadesinin doğrultu değiştirmesinden kaynaklandığı söylenebilir. Denebilir ki, sanat ürünlerinin ulviliği iddiası ile sanat ürünlerinin hiçbir sorun görülmeksizin metalaşması fikri karşı karşıya geldiğinde hangisinin kitsch’e daha fazla açık kapı bıraktığını tayin etmek pek kolay olmuyor.

Kanımca bu noktada kitsch tarafından ele geçirilmiş olan düşünce, sanatın ulvi bir eylem olduğundan hareketle metalaşmasının, seri-üretime konu edilmesinin hiçbir zaman caiz olmayacağını ileri süren düşüncedir. Bu düşünceyi kitsch haline getiren ise içinde çok fazla argümantatif boşluk bulunduruyor olmasından ötürü sanatsal değil, popüler ve refleksif bir kaygıyla oluşmuş olması.

Gerçekten de, sanatın ulviliğini kabul ettiğimiz takdirde reprodüksiyonlardan başlayıp orijinal eserin orijinallik dışı tüm görüngülerini lanetlememiz gerekir. Google search’te basit bir aramayla karşımıza çıkan tek bir esere dair onlarca sonuç da sanatın ulviliğine vurulan bir ket sayılmalıdır, çünkü bu iddiaya göre reprodüksiyon orijinali geride bırakır.

Aynı seriden.

Asıl sorunun dağıtım değil de kâr amacı olduğunu ileri sürenler de olacaktır. Gelgelelim kâr amacı ile dağıtmakla kâr amacı olmadan dağıtmak arasında pratik ve kuramsal herhangi bir fark yoktur. Bir diğer deyişle, reprodüksiyonun kâr amacı için olup olmaması bu iddiaya göre orijinalden sapmayı fazla etkilememelidir. Zira her iki koşulda da tanım icabı orijinalden uzaklaşılacaktır.

Son olarak da, reprodüksiyonlardan farklı olarak, eserlerin basılarak farklı yüzey ve bağlamlara özgülenmesini eleştirenler olacaktır. Bu, tamamen bir bağlam problemidir. Post-modern anlayışa göre eser zaten içinde bulunduğu bağlam ile anlam kazanır hale geldiğinden, eserin bağlamını değiştirmek eseri değiştirmek olacaktır. Yani, Paris’te, Louvre müzesinde bulunan La Jaconde (Mona Lisa) eseri ile evimde asılı Mona Lisa reprodüksiyonu ve defterime veya t-shirtüme basılı Mona Lisa baskısı, aynı ürün değildir. Her bağlam, yepyeni bir eser ve ürün yaratır. Burada ihtimaller sonsuzdur. Defterime bastığım Mona Lisa baskısı, Louvre’da sergilenen eserin orijinali veya varyantı değildir. Yeni bir eserdir, yeni bir bağlamda bulunur.

Tam bu noktada, karşımıza popüler kültürden sapmış ve son zamanlarda hayli rağbet gördüğüne inandığım bir tavırdan söz etmek istiyorum. “Sanatın ayağa düşmesi” nosyonun arkasına sığınıp, yalancı-elitist bir tavır takınarak sanatın popüler kültür malzemesi olmasını eleştirip alternatif kültüre hapsolmasının gerekliliğini savunanlardan söz ediyorum. Bu bakış açısı, esasında bu yazıyı kaleme almamdaki en büyük itki olmuştur. Şöyle açıklamaya çalışayım;

Popüler kültür, sanat ve vasat kavramları bilhassa popüler medyumlarda sanat tartışılırken çok sık kulağımıza gelebilecek ifadeler. Sanat ürününün bağlam ile anlam kazanacak olması iddiası elbette sanatı yepyeni bir boyuta taşımıştır. Post-modernist teorinin sanatta iyice popüler hale gelmesiyle daha ivme kazanan bu düşünce, kısa vadede çokça taraftar edinmiştir. Fazla bağlam demek, fazla tüketim demektir. Bu da sanatçının işine gelendir. Esasında bu durumun modernizm öncesi ressamlar için de pek farklı olmadığını öne sürmek güç değildir. Sanatçı, tüketilmek ister. Tüketilmeyen bir sanat eseri, teknik tabirle alımlayan bir sanat eseri yok hükmündedir. Bir marangoz, “Ben bir sandalye yaptım.” dese ve o sandalyenin bodrumda saklı olduğunu öne sürse, onun yaptığı sandalye ile kafamızda kurguladığımız sandalye imgesinin ilk raddede hiçbir farkı olmayacağını söyleyebiliriz. Oysa bir ressam, “Ben bir resim yaptım, ve onu bodruma sakladım.” dese, o resim yoktur. Ortada bir sanat yoktur. Çünkü sanat sadece alımlanarak, bağlamsallaşarak anlam kazanır. Bu noktada, Mona Lisa’nın salt Louvre’un küçük bir odasında izlenebilir bir eser olması, o eseri, onun her köşe başında edinilebilir olmasından daha değerli kılmaz.

P&B markasının Tate müzesi ile işbirliği içinde ürettiği ürünleri de bu şekilde ele almak gerekir. Sanatın ayağa düşmesi diye bir nosyonu kabul edeceksek bu, lanetlenmesi değil slogan niyetine her yere yazılması gereken bir ifadedir. Tüketilmek için var olan, olmuş ve olacak bir olgunun ayağa düşüp tüketilecek olması, o olgunun varlık amacıyla örtüşür, varlık amacını gerçekleştirir. İşte bu yüzden bir sanatsever olarak Pull&Bear markasının ürettiği bu ürünlerden rahatsızlık duymuyorum.

Leave a Reply

Yazıcı Tamiri Sigma Defence Ankara Kız Yurdu