Telefonun, bilgisayarın, tabletin ve adını işlevini bilmediğimiz nice elektronik aletin evlerimize ve hatta ceplerimize girmeye başlaması, yaşantımızı büyük ölçüde etkiledi. Değişen koşullar her şeyi yeniden şekillendirdi ve kavramların alanlarını genişletip kesiştirdi. Müzik parmak ucu büyüklüğündeki kulaklıklara, fotoğraflar dokunamadığımız ışık oyunlarına edebiyat ve siyaset avuçlarımızın gölgesindeki klavyelerimizden çıkan sözcükler silsilesine dönüştü. Hassasiyetlerimiz, tepkilerimiz, gözyaşlarımız bambaşka şeylere dönüştü. Ve şimdi, tam da şu an yaptığım gibi, derdimizi tuşlarla anlatır, hayallerimizi “mousepad” üzerinde gidip gelerek gerçekleştirir olduk.

            Modern dünyanın önümüze altın tepside sunduğu “kolaylıklar” her zaman yanımıza kâr kalmıyor. Çoğu zaman yapılması gerekeni yapmaktansa alabildiğine yazmaya çalışıyoruz. Yahut git gide yapmamaya alışıyoruz. Öyle veya böyle bir şeyler kolaylaştıkça zor olanın kıymeti avuçlarımızdan damla damla dökülüyor. İnsanoğlu değil miyiz hep kolayını tercih ediyoruz. Olan, kapımızın önünde de olsa, gözümüzün görmediğinde de olsa ses tellerimizdense parmak uçlarımızı kullanıyoruz. İsteklerimizin oluru da olsa imkansız da olsalar imlecin yanıp sönmesi süresinde sanalına ulaşıyoruz. İşin kötüsü bununla yetinip tatmin oluyoruz. Peki ama neden?

            Niyetimiz çok masum belki de… Öyle ya, bu yolla sesimizi daha fazla insan duyabilir, bizim gibi düşünenler bizi destekleyebilir, düşünmeyenler özgürce(!) eleştirebilir diye düşünüp bu şekilde kendimizi ifade ediyor olabiliriz. Buraya kadar en ufak bir sıkıntı yok. Ancak işler, biz bu “kolaylıkları” asıl olanlara birer alternatif olarak sunmaya başladığımızda sarpa sarıyor. Yani gerçek manada verilecek bir tepki, yükselerek çıkacak bir ses, akıtılacak gözyaşları bir tweet’e, bir durum güncellemesine veya bir fotoğraf açıklamasına sığdırıldığı an “kolaylıklar”ın altında ezilmeye başlıyoruz. Sesimiz kısıldıkça, hayallerimiz 14’’ boyutlu bir ekrana sığmaya başladıkça methiyeler dizdiğimiz ve güvenip ceplerimizde taşıdığımız teknolojinin bizleri bir şeylerden uzaklaştırdığını hissetmeye başlıyoruz.

            Rahatlığı tartışmaya açılamayacak olan koltuklarımızda oturup teknolojinin son harikası bilgisayarlarımızdan tecavüze uğrayıp intihar eden kadınlar anısına tweetler atınca, profil resmimizi renkten renge bayraktan bayrağa boyayınca, yatağımızdan kalkmaya zahmet etmeden şehitler anısına sloganlar atınca, en sevdiğimiz bilgisayar oyununda Turan’ı kurunca ne yazık ki dünyanın ağır aksak düzeninde yaprak kımıldamıyor. Ölenler ölmeye, kalanlar ise hiç kimse ölmemişcesine kalmaya devam ediyor. Ayrılıklar, haksızlıklar, yüzsüzlükler devam ediyor. Savaşlar, kaçışlar, ölüm yüklü toz bulutları devam ediyor. Kadınların hiçliği, insanların umursamazlığı, cinayete göz yummalar devam ediyor.

            Tüm bu dünya telaşesi içinde bir çığlık sesleri bir de klavyelerimizin tıkırtıları duyuluyor. Yüksek sesle karşı durmalarımız değil, yazdığımız 140 karakter göz önüne alınıyor. Niyetimiz değil profil resmimiz sorgulanıyor. Derdimiz dinlenirken gözlerimize değil ellerimize bakılıyor. Git gide uzaklaşıyoruz bir şeylerden. Tepkilerimiz bir batarya dolusu ömre sığıyor. Bizse bilgisayar oyunlarımızda kurduğumuz Turan’a sığamıyoruz.

Leave a Reply to Mehmet Albayrak Cancel Reply

1 comment

  1. Mehmet Albayrak

    Çok güzel bir yazı olmuş. Memleketimizde bu tarz yeni nesil sorunlarına değinen pek gencimiz kalmadı maalesef. Başarılı yazılarının devamını bekliyorum.