r300558_1302828Dünya hakimiyeti ilk medeniyetlerden beri her kralın, her devletin hayalidir. Yönetimler diğerlerinin kendilerine saldıracak cesareti bile bulamayacağı ‘acı bir güce’ ulaşmayı arzularlar. Kiros’un, İskender’in, Napolyon’un, Kanuni’nin hayatında bu güç gösterilerine rastlarsınız. Bir acı güce kavuştuğu düşünülen medeniyetlerden biri Roma’dır (pax-Romana). Zamanının büyük güçleri hep Roma’yı taklit etmiş, onun kadar güçlü bir dünya düzeni kurmak istemişlerdir. Bu güçlere Osmanlı da dahildir. Osmanlı da Müslüman bir Roma olmak hevesiyle yanıp tutuşmuştur (pax-Ottomana).

Kimi tarihçilere göre Osmanlılar açık denizlere çıkmadıkları için gerçek anlamda bir küresel güç olamamışlardır. Diğer taraftan Türk tehlikesinden kaçan batı Avrupa ulusları sırasıyla açık denizlerde hükümranlık kurmuş ve bir anlamda dünya düzenini kurmayı ve hâkimi olmayı hedeflemişlerdir. Kendilerinden çok ama çok büyük topraklara hâkim olan, deniz yollarını ellerinde tutan bu devletler güçlerinin zirvesinde iken kendilerini kürenin sahibi saymışlar, ancak bunu kabaca 100 yıldan daha fazla sürdürmeyi başaramamışlardır. Üzerinde güneş batmayan Britanya İmparatorluğu dahi 1. Dünya Savaşı’na lider girip, savaşın sonunda sıradan bir büyük güç olarak çıkmıştır. Savaşa girerken ABD’den alacaklı olan İngiltere, savaş sonrasında ABD’ye yüklü miktarda borçlanmıştır.

Söylenebilir ki ABD’nin küresel güce sahip olması 1. ve 2. Dünya Savaşı sonunda gerçekleşmiş, Soğuk Savaş’la birlikte Sovyetler Birliği ile birlikte iki Süper Güç’den biri sayılmıştır. Soğuk Savaş, ABD’ye moral üstünlük ve liderliğin yanısıra pek çok kurum ve kuruluşun da doğal patronluğu rolünü vermiştir. Bu nedenle Soğuk Savaş’ın sona ermesi en çok Amerikalıları endişelendirmiştir ve Soğuk Savaş liderliğinin yerine ne koyacakları konusunda uzun süre bocalamışlardır.

TEK SÜPER GÜÇ

bush-clinton-superbowl05Soğuk Savaş bitip, Sovyetler Birliği yıkılınca ABD tek Süper Güç statüsüne yükseldi. En yakın rakibi ile arasında fersah fersah fark olan ABD’nın bu hali Guliver’in cüceler ülkesindeki haline benziyordu. Baba Bush ve Clinton yıllarında ABD süper güç konumunu pekiştirdi. Özellikle Clinton döneminde ABD’nin bir diğer devlete iş yaptırabilmesi için güç kullanmasına dahi gerek kalmıyordu. ABD’nin isteklerini ima etmesi bile bazı devletleri korkutmaya yetiyordu. ABD’yi süper güç konumundan eden George W. Bush oldu (Oğul Bush). Irak’ta ABD’yi moral ve mali açılardan batıran Bush, örnek alınan ve kendisinden korkulan ABD mitini yerle bir etti. Clinton’ın inşa ettiği moral üstünlük Ebu Gureyb ve Guantanamo hapishanelerinde çekerken, 5 trilyon doları aşan Irak Savaşı maliyetleri ABD ekonomisini büyük bir krizin içine soktu.

Oğul Bush’un neden olduğu tahribatların da etkisiyle ABD’nin gerileme ve çöküş sürecine girdiği iddiaları alabildiğine güçlendi. Son 10 yıl içinde ABD’nin artık süper güç olmadığını anlatan o kadar çok kitap ve makale okudum ki, hepsini burada saymak bile zaman alır. İşin aslı bu tartışma yeni değildi. Her insan yapısı örgütlenme gibi ABD devletinin küresel liderliğinin de bir sonu olacağı genel kanıydı. Küresel liderliğin genelde 100 yıl sürdüğü varsayımından hareketle birçok uzman ABD’nin gücünün nerede zirve (peak) yaptığını hesaplamaya çalışıyordu. Zirve düşüşün başladığı yerdir. Dolayısıyla zirve bulunabilirse düşüşün düzeyi de tahmin edilebilirdi.

Pek çok bilim insanı Amerikan yüzyılının sonuna geldiğimizi savunurken ünlü Uluslararası İlişkilerci Joseph Nye’nin ‘Is the American Century Over?’ (Amerikan Yüzyılı Bitti mi?) adlı eseri tam aykırı bir tezle ortaya çıktı (Polity Yayınları, 2015). Nye, ABD’nin hala dünyanın süper gücü olduğunu, tek sorununun bu gücü sorumlu ve ustaca kullanmak olduğunu söylüyor. Nye’e göre ABD, küresel gelişmelere şekil vermeye daha uzun yıllar devam edecek ve ABD yüzyılının sonu görünebilir bir gelecekte gibi durmuyor.

Nye, ABD’nin gücünün farkında olmamasını ve o gücü kullanmakta isteksiz davranmasını da önemli bir sorun olarak görüyor. Nye, buna rağmen ABD’nin dikkatsiz ve tedbirsiz olacak kadar bir güce sahip olmadığını, gücünün farkında olmakla birlikte önlemin de elden bırakılmaması gerektiğini söylüyor.

GERÇEK VE KURAM

Nye’nin kuramını gerçeklerle karşılaştırdığımızda kısmen haklı olduğunu görebiliyoruz. ABD, Obama döneminde Bush’un açtığı yaraları sardı. Ekonomik kriz büyük oranda geride kalmış görünüyor. ABD ekonomisi birkaç yıldır dünyanın en hızlı toparlanan ve gelişen ekonomileri arasında.

Diğer taraftan Avrupa Birliği, Rusya ve Çin ekonomileri krizden krize doğru yol alıyor. Çin ekonomisinde eski büyüme oranları hayale dönüştü. Hatta nispeten düşük büyüme oranlarının bile Çin devleti tarafından üretildiği, yani gerçeklerle alakası olmadığı söyleniyor. Çin eski günlerine dönebilmek için parasını devalüe ediyor, başka önlemler alıyor, ancak ekonomiyi bir türlü rampasına oturtamıyor.

image-901471-thumbflex-hogkÇin cephesindeki bir diğer olumsuz gelişme ise Güney Kore, Japonya ve Filipinler gibi bölge devletleriyle yaşadığı ciddi siyasi sorunlar. Bu sorunların her biri öylesine ciddi ki biri kaşımaya kalksa büyük çatışmaların bir anda patlak vermesi işten bile değil. Rusya ise Ukrayna’ya saplanmış durumda. Kırım’ı topraklarına katan Rusya, petrol fiyatlarındaki düşüş ve Ukrayna’daki savaş nedeniyle belli zorluklar yaşıyor…

Avrupa Birliği cephesinde de pek çok sorun var. En son Alman otomotiv devi milyarlarca dolarlık bir ceza ve yine milyarlarca dolarlık bir borsa kaybıyla karşı karşıya. Detaylarına girecek değilim, ancak Amerika düze çıkarken diğer güçlerin taşlı yollara girişi dikkat çekici. Bunların hepsi tesadüf olabilir mi? Veya soruyu şöyle soralım, ABD’nin gücünü korumasının ve hatta güçlenmesinin sırrı nerede?

BİLGİ, PARA, KÜLTÜR VE SİLAH

Şahsi görüşüm ABD, diğer güçlerle kıyaslandığında üç alana daha fazla yatırım yapıyor, daha doğrusu dört alanı tekelinde tutmaya çalışıyor. Bunlar;

1 ) Bilgi

2 ) Sermaye

3 ) Kültür ve Eğlence

4 ) Silah

Tek tek ele alacak olursak günümüz dünyasının bilgi otobanları olan internet hatları, uydular ve diğer iletişim ağlarında ABD’nin belirleyiciliği had safhada. ABD, bilginin adeta patronu. Buna marka üniversiteleri, araştırma merkezlerini, düşünce kuruluşlarını ve diğer bilgi üretim kaynaklarını da eklemek gerekir.

İnternette dolaşan bilginin büyüklük ve popülarite anlamında yarıdan fazlası ABD kaynaklı. Google, Facebook, Twitter gibi sosyal medya da Amerika’nın tekelinde. Bilgi’ye hakimiyet kısmında CIA, NSA gibi Amerikan istihbarat birimlerinin faaliyetlerini de değerlendirmek gerekir. Çünkü bu ajanslar sadece askeri güvenlik konuları ile ilgilenmiyorlar, tüm dünyayı takibe alıyorlar, milyarlarca insanın iletişiminin kaydını alıp gelişmiş programlarla çözümlemesini yapıyorlar. Aynı şekilde Çin’den Almanya sanayisine kadar ekonomi casusluğu da yine bu birimlerin görevi.

İkinci alan olan sermaye, yani para da ABD’nin kontrolünde. ABD, doların hâkimiyetini koruyabilmek için elinden geleni yapıyor. Çünkü dolar demek karşılıksız para basabilmek demek, herkesin ürettiğini karşılık göstermeden sadece kâğıtların üzerine dolar yazarak alabilmek demek. ABD Merkez Bankası’nın (FED) çok ama çok büyük parasal genişlemelerin ardından faizleri arttırmak zorunda kalmasının nedeni de bu. Yani parasal hâkimiyeti devam ettirebilmek.

Üçüncü olarak ABD, ürettiği film, müzik, belgesel, televizyon ürünleri, yarışmalar ve daha birçok ürün ile küre sakinlerinin zihinlerini, ahlaki değerlerini, davranış kalıplarını belirlemeye çalışıyor. Amerikan filmleri ve televizyon yapımları yeme-içme kültürümüzden (McDonalds, Starbucks vs.) modaya (giyim kuşam vs.) yaşamımızı belirliyor ve bu da ABD’ye her anlamda üstünlük sağlıyor.

Dördüncü ve son alan ise silah. ABD, tüm dünyanın toplam askeri harcamasından bile daha fazla askeri harcama yapıyor. Amerika, kürenin her bir köşesinden etkili bir orduya sahip. Üstelik bu ordu sadece insan gücüne dayanmıyor. Bilgi ve para üstünlüğü sayesinde ABD Ordusu her geçen gün teknolojik üstünlüğünü arttırıyor ve rakiplerinden çok daha farklı nesilde bir orduya dönüşüyor.

Silicon-Valley-reading3Sonuç olarak ABD’nin elinde dört güçlü sopa var: Bilgi, para, kültürel ürünler ve silah. Bu sopalar onun elinde olduğu sürece Almanya’nın veya Çin’in veya Rusya’nın kafasını kaldırması zor görünüyor. Bu güçler ya ABD ile uyum içinde bir büyümeyi seçecekler ya da ona meydan okumanın bedelini ödeyecekler. Tabloya bu açıdan bakıldığında Joseph S. Nye’nin haklı olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak bu tür durumlarda bir şey unutulur, o da güçlü olanın hataları. Görünen o ki ABD’nin sonunu yine kendisi getirebilir. Aslına bakarsanız bunun mümkün olabileceğini Bush Dönemi tecrübesi kanıtladı. ABD özüne dönüp toparlanmasaydı hiç şüphesiz bugünkü yazımızın içeriği bambaşka olurdu.

Leave a Reply