Rönesans hareketinin ateşlediği fitil ile birlikte, Avrupa yepyeni bir sanatçı üslubuyla tanıştı. Özellikle Katolik Kilisesi ve teizm güdümünde ilerlemekte olan bu sanat anlayışı, dönemin burjuvazisinin içinden bir kardelen gibi yükselip soylu sınıfına kendilerini oldukça sevdirdi. Şaşalı motifler, abartılı betimlemeler ve en önemlisi dini ve epik tasvirlerle gelişmekte olan bu sanat anlayışının ilk eserlerinin verilmesinin üzerinden dört yüz yıla yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen, hala “sanat nedir?” diye sorduğumuzda aklımıza gelebilecek ilk eserlerin da Vinci’nin Mona Lisa’sı, yahut Michelangelo’nun Davut’u olabileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu yazının temel önermesi şu soru olacak: Bu ne kadar doğru? “Ninja Kaplumğalar”ın ve onların ardıl geleneklerinin sanat anlayışı günümüzde geçerliliğini ne denli sürdürüyor? “Sanat” olgusunun altını doldurması gereken asıl kavramlar ve bu kavramların asıl temsilcileri aslında kimler? Hadi öğrenelim.

Gerçekçi Yaklaşımın Sanatsal Değeri

Leonardo da Vinci, Son Akşam Yemeği. 15. yy’a ait bu eser İtalya’da Santa Maria delle Grazie’de sergilenmekte.

Yazımın başında kullandığım “daha sanat” ifadesini tutarsız olarak nitelendirebilirsiniz. Sanatın kıyaslanabilir olmadığını, sanatsal değerin nesnel olduğunu ve neyin sanat olup neyin olmadığına karar vermenin genel geçer kriterleri olmadığını iddia edebilirsiniz. Bu kabul edilebilir bir önerme olur, yine de bu yazının gidişatı adına neden bu önermeleri kabul edemeyeceğimi açıklamakla mükellefim.

Sanatsal yaklaşım kesinlikle özneldir. Fakat bu, bizim yalnızca iki sanatsal tavır arasında “bu daha iyi, bu daha kötü” şeklinde bir karşılaştırma yapmamızı engeller. Öte yandan, sanatsal tavrın öznel olması sanatsal bir tavra sahip olan olgu ile olmayan olguyu karşılaştırmamız noktasında bize herhangi bir engel sunmaz. İki sanatsal yaklaşım arasından hangisinin daha iyi hangisinin daha kötü olduğunu seçmekle, iki ürün arasından hangisinin sanat olup hangisinin olmadığını tayin etmek farklı şeylerdir.

Tam bu noktada, sanatsal tavrı oluşturup, sanatsal olmayan tavrı dışlayan özellikleri sıralarsak, yazının geri kalanını daha anlaşılır bir hale getirebiliriz.

Sanatın en önemli hamlesi duyguyu dışa vurma yaklaşımıdır. Bir ürünün sanat ürünü olup olmadığını değerlendirmek adına, adına daha sonradan sanatsal kaygı diyebileceğimiz duygu dışa vurumunun ne denli ustaca ve ne noktada kullanıldığını tayin etmemiz gerekir. Duygu yoğunluğu sanatsal tavrı oluşturan en önemli etkendir, bunu bir yöntem olarak benimsenmesi de sanatsal kaygıyı oluşturur.

Şimdi gelelim asıl konuya.

Bir ürünün görüntü icabıyla “çok güzel” olması, ona sanatsal bir değer katar mı? Yukarıdaki tanıma göre hayır, çünkü sanatsal kaygı sonuçla değil, yöntemle ilgilidir. Ürünün ne olduğuna bakmaksızın, ona ulaşırken kullanılan yöntemin sanatsallığını değerlendirebiliriz ancak. Bunu da sanatsal kaygı olarak tanımladık. O halde şunu söyleyebiliriz ki, doğada gördüğümüz çok güzel bir çiçek, sanat değildir. Çünkü sanatsal kaygı sonuçla değil yöntemle ilgilenir.

Peki, o çok güzel çiçeğin, muazzam detaylı ve muazzam gerçekçi tasviri, daha doğrusu resmi? Bu sanat mıdır? Ya da onun fotoğrafı? Bu sanat mıdır?

Cevabımız tekrar hayır olacak. Açıklayalım.

Realist sanatın ana çıkış yolu doğa “taklididir”. Realizm okulu, doğanın olabilecek en “gerçekçi” biçimde, detaylı ve canlı biçimde tasvir edilebilmesini kendine şiar benimsemiştir. Bunu resimde fırça teknikleri ve boya seçimiyle, heykelde ince işçilikle, edebiyatta ise detaylı tasvirlerle yaparlar. Yukarıdaki sanat tanımımıza geri dönelim. Realist yönelimin, çıkış yolu olarak sanatsal bir kaygıyı, yani duygusal bir dışa vurum kaygısını benimsediğini söyleyebilir miyiz? Eğer hedefinin “taklidin en iyisine ulaşmak” olduğunu kabul edersek hayır, söyleyemeyiz.

Michelangelo, Adem’in Yaratılışı. Yapımı 1511 dolaylarında tamamlanan bu eser Vatikan’da Sistina Şapeli’nde sergilenmektedir.

Peki dini motif ve tasvirleri, natürmort bir eser çalışmakla aynı kefeye koymak, o eserlerin geleneğine birer haksızlık değil midir? Söylenebilir ki, bu çalışmalar Rönesans sanatçılarının karşısında başka örnek olmadan, dini tasvirlerin akıllarında canlandığı biçimde kurgulayışıyla alakalı olabilir, bu da onları sanat yapabilir. En azından, bu tasvirleri hayata dökerken duygusal bir kaygı güttükleri düşünülebilir. Burada şuna dikkat etmeliyiz ki, sanatçıların bu eserleri ortaya koyarken amaçları acaba duygusal bir dışa vurum ürünleri ortaya koyup dünya ahalisine “Ey ahali, bakın, ben Davut ve Goliath savaşını böyle yorumluyorum, bu benim duygusal dışa vurumumdur, haberiniz olsun” demek mi, yoksa “Ey ahali, Davut ve Goliath savaşı tam da böyle gerçekleşmiştir. Benim anlattığım gibi. Başka kaynağınız olmadığı için bunu doğrulama şansınız yok, bu yüzden hayal dünyanızda yer açın çünkü benim gösterdiğim şekli idrak etmek üzeresiniz.” mesajı mı vermek midir?

Demeye çalıştığım, sanat sorunsalı üzerine fazla tartışılmadığı, ve sanat yorumlarının dönemin ileri gelenleri tarafından şekillendirildiği bir usta-çırak dönemi (ki bu yalnızca Rönesansla sınırlı değil, modernizme kadar sürmüş bir gelenektir) bugün hala bizim sanata olan bakışımızı etkilemeye devam etmektedir.

Koca Bir “Yoksa?”

Léon Jules Lemaitre, Vue de Rouen. 1891 tarihli bu eser Rouen’da Musée de Beaux-Arts’da sergilenmekte.

Evet, koca bir “yoksa?”. “Yoksa sanat, yalnızca bu kalıplarla sınırlı olmayacak kadar yüce olabilir mi?”. Elbette, kesinlikle öyledir.

Tabii bunu doğru analiz edebilmek için önce sanat tarihindeki ilk modernist kalkışmaya, klasik eleştiriye bakmamız gerekir. Yani İzlenimcilik’e.

İzlenimcilik akımı, Claude Monet, Gustave Caillebote, Pierre Auguste Renoir gibi bilindik isimlerin, 19. yy’ın son ve 20.yy’ın ilk çeyreğine tekabül eden, “Akademi”ye olan başkaldırıları sonucu bir okul halini almıştır. Temel şiarı akademinin keskin kalıplı realist ve Katolik yaklaşımlarını eleştirip, doğanın taklit edilmekten çok temaşa edilmeye uygun bir yapısı olduğunu öne süren bir sanatsal yaklaşımdır. Bu akımın mensuplarına göre resmi oluşturan en önemli aygıtlardan bir tanesi izlenim ve duygusal bakıştır. Tam da yukarıda bahsettiğimiz tanıma uyan bir yaklaşım, değil mi?

KazoArt sitesinde okuduğum bir makaleye göre izlenimcilerden sonra sanat ve çizerler artık realizmi değil, “ânı ve duyguyu” yakalamakla meşgul olmuş(1). Bu, yazımızın ana fikrini destekliyor. 1874 yılında günlük bir gazete ile  La Société anonyme des artistes peintres, sculpteurs et graveurs (Resim, Heykel ve Gravür Sanatçılarının Anonim Topluluğu)‘ü kuran izlenimciler, yazımızın eleştiri konusu Klasisistlere karşı ilk modern baş kaldırıyı böyle gerçekleştirmişlerdir.

Peki Ya Modernizm?

Yves Tanguy, Un Lieu Oblique. 1941 yılında tamamlanan bu eser Venedik’te Peggy Guggenheim Koleksiyonu’nda sergilenmekte.

Sanatın klasik kalıplarına karşı en büyük isyan ise hem modern hem klasik sanatın merkezi olan Avrupa’nın iki büyük dünya savaşı ile sarsılması sonucu meydana geldi. Bu seferki başkaldırı yalnızca sanatı kalıplaştıran Akademi gibi kurumlara değildi, sanatçıların “özgürlük, eşitlik, adalet” gibi kavramları; sanatın ulviliği, temaşa ve güzellik gibi kavramların üzerinde tutması sonucun dünya yepyeni bir sanatsal tutumla karşılaştı, ki bu tutum sanatı aslında olması gereken noktaya çekmeyi başardı. Çünkü duygusal kaygıların süzgecinden geçmiş, toplumu içinde barındıran bu sanat yaklaşımı ne olursa olsun insanlığa ve sanat camiasına yalnızca güzeli sunmaktan çok daha önemli ve -bakış açımızı değiştirdiğimiz takdirde- çok daha kutsal bir şey sunuyordu. Onlarla birlikte üzülen, onların kaygılarıyla kaygılanan bu yeni sanatçılar kendilerine Modernist diyorlardı. Biz ise onları daha spesifik olarak kimini Kübist, kimini Dadaist, kimini Sürrealist olarak biliyoruz.

Piet Mondrian, Kırmızı Sarı ve Mavili Kompozisyon. Yapımı 1929 yılında tamamlanan bu eser özel bir koleksiyonda sergilenmektedir.

Sanatın bu yeni yorumu, birçok branşta olduğu gibi hem büyük bir destek hem de büyük bir nefretle kendini camianın içerisinde buldu. İnsanlığın hemen her biriminde olduğu gibi, sanatın da logaritmik bir artışla değiştiği 20.yy’da ise bu çatışmayı değişimin kaçınılmaz olduğunu kabul eden modernist güruh kazanmış gibi gözüküyor. Zira modernizmden sonra gelen ve onun dahi bazı kalıpları savunup düşünceyi, duyguyu engellediğine inanan bir başka görüş, daha doğrusu aynı görüşün yeni bir boyut atlamasıyla karşımıza çıkacak olan post-modernizm sanat camiasında yerini almaya hazırlanıyordu.

Modernizm geleneğe karşı çıkan tutumunu dahi bir üst seviyeye taşıyıp, geleneğe karşı çıkmaya karşı çıkanların sanatı olan post-modernizm, kimi gelenekçiler tarafından en ağır eleştirilere tabii tutuluyordu. En  genel kabul ise, bu okulun sanatı “dejenere” ettiğine inanmaktı. Yine de, sanatın dejenere olması, aslında sınırı çizdiğimiz sanat kabulüne tekabül etmesi anlamına geliyorsa, buna “Neden olmasın?” diye sorabilmeliyiz.

Andy Warhol, Campbell’s Soup Cans. 1962 yılında tamamlanan bu eser New York’da Museom of Modern Art’da sergilenmekte.

Sanatın modernleşmesi, aynı zamanda bir üslup değişimi, bir üslup evrimi olarak algılanmalıdır. Buna bir nevi sanatın liberalleşmesi desek, aslında bu üslup değişiminin hangi noktalara parmak bastığını en doğru şekilde anlarız. Çünkü post-modernizm ile birlikte sanatta önceden eksiliğini en kuvvetli biçimde gösteren olgu düşünce özgürlüğü olmuştu. Denebilir ki modern sanat, klasik sanatın kalıplarını yalnızca sanatsal ve teknik açıdan kırmakla kalmayıp aynı zamanda siyasal açıdan da onu büyük bir hezeyana uğratmıştı. İzlenimcileri sırf fırça darberlerini farklı kullanıyorlar diye Akademi’den atan insanların tekelindeki sanatı bir adeta halka indirmek kimilerine göre dejenerasyon, kimilerine göre ise devrim olarak algılanmıştı.

Teknik çok kutsal bir kavram. Bugün eline bir çekiç bir de beton kazıcı alan her 1000 insandan belki sadece bir tanesi Michelangelo’nunki gibi ince işlemeli ve dahiyane heykellere imza atabilir. Ya da üzerinden beş yüz yıl geçmiş olmasına dahi da Vinci’nin fırça kullanımı hala biricikliğini muhafaza etmektedir tıpkı Michelangelo’nun heykelleri gibi. Yine de, bunların ince işlemeli ve büyük yetenekler gerektiren uğraşlar olmasını bir kenara koyarsak, günümüzde artık sanatın zanaattan farkının çok daha keskinleştiğini ve ince işlemeli işlerin ne kadar şaşaalı olursa olsun sanat olmak için yeter koşulları yerine getirmemiş olabileceği durumunu kavramış oluyoruz.

Jean-Michel Basquiat, İsimsiz. 1981 yılında tamamlanan bu eser Bentonville, ABD’de Crystal Museum of American Art’da sergilenmekte.

Denebilir ki, sanatın aslında teknik yönüyle ön plana çıkan zanaat kısmı bir kenara bırakıldığında asıl sanat, aslında geriye kalandır. Zanaatın teknik kaygılarından arınmış, güzele insan yoluyla ulaşmayı başarabilen ve asıl güzeli insanın içinde arayan, arkasına duyguları, aşkı, halkı, isyanı, nefreti alan yeni bir sanat anlayışı, yeni bir sanat tavrı mümkündür. Bunun için ise zincirlerden ne kadar kopmak mümkün ise o kadar kopmak gereklidir. Modernistler, klasik sanatı eleştiren tüm sanatçılar bunu yapmakta. Bu görsel sanatlar için de, edebiyat için de, müzik için de sanatın her bir kolu için de aynı derecede geçerli. Duygu varsa, sanat var. O halde tekrar soralım, sizce hangisi “daha” sanat?

Kaynakça

(1) :https://www.kazoart.com/blog/petite-histoire-de-l-impressionnisme/

Leave a Reply