Hüznün Rengi: Jack Kerouac’ın Trıstessa’sı

 

Meksika’nın ve hatta tüm Kuzey Amerika’nın kanyonlarında esen tahribat gücü yüksek bir rüzgâr kadar özgür Tristessa, özgür olduğu kadar da yırtıcı. Güneşin dans ettiği buğday teninde Kızılderili kabilesinin kederlerini taşırken iki yana ayırdığı is karası saçlarında kötü şans kol geziyor. Hayal kırıklıklarını elmacık kemiklerine yüklemiş, o gülümsedikçe perdeleri aralanıyor puslu geleceğinin. Şanssız doğmuş Tristessa, ama yine de dünyanın öbür ucunda doğmadığı için Tanrı’sına şükrediyor. Öbür dünyada Tristessa’ya “gani gani” ödeyecek nasıl olsa Tanrı. Jack ise Tristessa’sına sahip olduğu için şükrediyor. Ötesinde pek bir şey beklemiyor Tanrı’dan. Ne bekleyebilir ki, sokakların hüzünle yıkandığı bu acı verici dünyada biricik Tristessa’sından başka bir şeye ihtiyacı mı var? Kızgın morfin, Tristessa’nın fildişi damarlarına Kızılderili süvarileri gibi akın ederken onun da yâd ettiği iki şey var: Kuzey Amerika ormanlarını, platolarını, vadilerini ve tepelerini soğuk kanlarıyla tepeden tırnağa boyamış ataları ve Jack Kerouac.

Bir kimonoyu andıran yerel elbisesinin etekleri havalanırken bir grup beyaz güvercin kanatlanıyor semaya doğru, daha duru bir tablo çizilemezmişcesine. Mavinin onca tonuna akıntıdaki balık yavruları gibi üşüşüyorlar. Tıpkı Jack’in kitapta tasvir ettiği yakamoz gözlü, beyaz göğüslü, merhametli güvercinler gibi. Ve hava küreyi zapt ediyor Tristessa, salıverdiği kanatlı balıklarıyla. Dinginliğin başına dert açıyor alenen. Kurtuluşu, ebediyeti öylesine haykırıyor ki sessizliğinde, kara saçlarına gizlenmiş kuş tüyleri canlanıp eşlik ediyor bu berrak, dilsiz cümbüşe. Yalın bir hüzün resmediyor Tristessa, duruşuyla ve uğruna ağıtlar yakılacak delici bakışlarıyla meydan okuyor toprak anaya.

 

Jack Kerouac, 1950’lerde.

 

Jack buralara yabancı. Tristessa’sına, yani hüznüne ise elbet hiç değil. Aksine onu ezelden beri tanıyormuşcasına, önceki hayatlarında birbirlerine kenetli iki özgür ruh gibi alışkın ona. Aynı zamanda civarda görüp görebileceği bir avuç kadın arasında morfin bağımlısı Tristessa’ya vurulacak kadar uçarı, onun asla sahip olamayacağı hayalî çocuklarına üzülecek kadar da naif Kerouac. Biliyor ki nihayetinde bu kadın, hüznün ete kemiğe bürünmüş hâli. Kerouac’ın zihninde hüznün yeniden doğuşunu ve onun yeniden tarifini -tıpkı ana karnında göbek bağı her nasılsa ikinci kez kesilen bir bebek gibi- tek bir kelime karşılar: Tristessa. Bana sorarsanız, aralarındaki bağ her ne kadar eşsiz olsa da yanlış zamanda birbirlerine rastlamışlar. Onlarla aynı zamanda, aynı coğrafyada yaşamıyor olsam da bunu görebiliyorum. Morfinin aracılığı olmaksızın daha sade ve daha sıradan bir karşılaşma, belki de onları morfinin kılamayacağı kadar özgür kılardı.

Zaten aşk da bu değil midir? Daha da özgürleşmek, özgürlüğün sınırlarını zorlamaktır. Ruhların bir bütün olup özgürlük çemberini daha da büyütmesidir. Bazen de karşılıksız bağlar arasında kurulan köprülerin sonsuzluğa uzanmasıdır.  Başta katıksız, olabildiğince saf bir oluşumun kademe kademe iki tarafı da sarıp sarmalaması… “Önemsizin” ya da “sıradanın” iki insanda farklı bir boyut kazanmasıdır. Kimileri için bir duygunun sadelik ya da gösterişsizlikle bağdaştırılması, aslında onun kuvvetlenip bir insanda hâkimiyet kurması için bir gereklilik teşkil eder. Tıpkı Sabahattin Ali’nin yazdığı gibi:

“Bu akşam anladım ki, bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş. Yine bu akşam anladım ki, onu kaybettikten sonra, ben dünyada ancak kof bir ceviz tanesi gibi yuvarlanıp sürüklenebilirim.”

Ben bu yüzden böylesine yoğun duyguların, insanları daha da özgürleştirebilmesi için onların olabildiğince sade, sıradan olması gerektiği kanaatindeyim.

 

Kerouac, 1950’lerin savaş sonrası Amerika’sını büyük ölçüde etkilemiş Beat Kuşağı’nın kurucularındandır.

 

Ne var ki onların ilişkisi bağımlılık yapan türden, aynı kendileri ve morfin arasında olduğu gibi. Aslında morfin, her ne kadar yıkıcı ve çıkarcı olsa da onları birbirlerinden koparmayan bir halat misali aralarındaki bağı güçlendiriyor, onları birbirine bağlıyor. Morfinden kopamadıkları sürece birbirlerinden de kopamıyorlar. Yılın en talihsiz zamanlarında, Venüs tüm kırmızısını yitirip en az Mars kadar yeşerdiğinde birbirleriyle olan bağları çözülmüyor olsa da bedenleri iplik iplik çözülüyor. Morfin, ilişkilerini “yaşatırken” ayrı ayrı bedenlerini harap ediyor; Tristessa’nın hâlihazırda olmayacak hayalî bebeklerini tek tek koparıp alıyor ondan. Dillere destan ilişkileri ebediyetin kıyılarına boylu boyuna uzanıyor iken, iğnelerin delik deşik ettiği bedenleri zamanın köpürmüş sularında usul usul siliniyor. Kızılderili efsanelerinde bir zamanlar şişman bir tanrıça olan dolunay, her zamankinden daha parlak ve daha yüceyken medcezirin kudretini ruhlarına kazıyor âdeta. Aralarındaki aşk ne kadar dikbaşlı, ne kadar ölümsüzse Jack ve Tristessa bir o kadar “ölmek için doğmuş”. Ortak acıları ve içselleştirdikleri her şey zamanın yıpratıcılığına dayanamazken yara almadan, büsbütün ayakta kalacak tek şey yine morfinin köklerini beslediği derin aşkları olacak.

Belki de “Tristessa” İspanyolca’da hem “hüzün”, hem de “aşk” demektir Kerouac’ın lügatında. Tristessa’ya yazdığı mektuplarda ona sevgisini ifade ederken zahmetsizce, sözünü sakınmadan ismini sarf etmesi belki de bundan kaynaklanıyordur. Tereddüt etmeksizin bedenini kendi isteğiyle morfinin ellerine, muhtemel ölüme teslim etme sürecinde ağzından hayatının aşkı Tristessa’yı eksik etmeyişi, Kerouac’ı Kerouac yapan özelliklerden olmuştur. Hayatının büyük bir kısmında yaşadığı “bedensiz” hüzünden olsa gerek, Tristessa’yı -ilk bakış itibariyle Meksika kenar mahallelerinde yaşayan, başıboş ve bağımlı bir Kızılderili kadınını- gördüğü andan itibaren Kerouac’ın gözlerinde mükemmeliyet ve saf güzellik algısı tamamlanmıştır. Kerouac’ın romanlarında hep rastladığımız boşvermişlik ve umutsuzluk konsepti Tristessa eseriyle biraz da olsa yerini aşk kavramının işlenebilirliğine bırakmıştır. Kendisine beslenen güçlü duygular sonucunda Tristessa karakteri Kerouac’ı öylesine yoğurmuş, onu öylesine çepeçevre sarmıştır ki Kerouac’ın süregelen eserlerinde Tristessa’nın izlerine rastlamak sürpriz olmayacaktır.

 

Kaynakça:

Kerouac, Jack. Tristessa, 1960. Beyoğlu/İstanbul: Siren Yayınları, Temmuz 2018.

Ali, Sabahattin. Kürk Mantolu Madonna, 1943. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, Mart 2019/96. Baskı.

Fotoğraf:

Frank, Robert. Jack Kerouac, 1962. Florida | The Museum of Fine Arts, Houston.

https://www.google.com/search?q=jack+kerouac&source=lnms&tbm=isch&sa=X&ved=0ahUKEwi3-u2ex-HhAhWDI1AKHWpYAIMQ_AUIDigB&biw=1280&bih=610#imgdii=1EFxp3sNxYIaaM:&imgrc=nIWWxaU3SxjlbM

https://www.google.com/search?q=jack+kerouac&tbm=isch&tbs=rimg:CZCzVodydMsMIjiyPLCb_1AEBeesPLEx6egpRIq8KTB9HlgceK3dt6kGgGpS64tKE-8B7pz5_1kw0_1RADQOV-xYNDEOCoSCbI8sJv8AQF5EYGybUjwuLEMKhIJ6w8sTHp6ClERtX9JyKmMlLwqEgkirwpMH0eWBxHsiv0fE32lfSoSCR4rd23qQaAaEYJmf_1F353SpKhIJlLri0oT7wHsRWxLUbA2fSgQqEgmnPn-TDT9EABE5H71Ca5CXcCoSCdA5X7Fg0MQ4Eb_1nDRuNw6r7&tbo=u&sa=X&ved=2ahUKEwi8v5v4yOHhAhUL26QKHc-YAtwQ9C96BAgBEBs&biw=1280&bih=562&dpr=1.25#imgrc=CE7d3g5vlQtP9M:

https://www.google.com/search?q=jack+kerouac&tbm=isch&tbs=rimg:CZCzVodydMsMIjiyPLCb_1AEBeesPLEx6egpRIq8KTB9HlgceK3dt6kGgGpS64tKE-8B7pz5_1kw0_1RADQOV-xYNDEOCoSCbI8sJv8AQF5EYGybUjwuLEMKhIJ6w8sTHp6ClERtX9JyKmMlLwqEgkirwpMH0eWBxHsiv0fE32lfSoSCR4rd23qQaAaEYJmf_1F353SpKhIJlLri0oT7wHsRWxLUbA2fSgQqEgmnPn-TDT9EABE5H71Ca5CXcCoSCdA5X7Fg0MQ4Eb_1nDRuNw6r7&tbo=u&sa=X&ved=2ahUKEwi8v5v4yOHhAhUL26QKHc-YAtwQ9C96BAgBEBs&biw=1280&bih=562&dpr=1.25#imgrc=TuKq7mDRBUeAmM:

Leave a Reply

Ankara Bilgisayar Servisi Sigma Defence