80’lerin Harlem’ine Gidiyoruz: Parıs Is Burnıng

 

“Her siyahi adamın hayattan yediği 2 darbe vardır. Genelde bu siyahi ve erkek oldukları içindir. Senin ise yediğin 3 darbe var. Siyahisin, erkeksin ve eşcinselsin. Senin için çok zor bir hayat olacak.”

New York’lu genç bir adama babası tarafından sarf edilen bu sözlerle başlıyor Paris Is Burning. 1980’lerin Harlem’inde daha çok eşcinsellere hitap eden “balo salonu” konseptine yakından bir bakış açısı sunan belgesel, eşcinsellerin yanında transeksüellerin ve drag queenlerin hayatlarına da odaklanıyor. O zamana kadar ezilmiş, hırpalanmış ve hiçbir yerde kabul görmemiş bireylerin kendilerini keşifleri, çalışma şartları, arkadaşlıkları ve gerek kendileri ile savaşımları, gerekse dünya ile verdikleri savaşı öylesine sıcak, öylesine doğal aktarıyor ki Paris Is Burning; kendinizi onlar için umut ederken, onlara tezahürat ederken buluyorsunuz. Belgeselin yapımında payı olan ve o zamana kadar inandıklarını, bildiklerini kendilerine özgü stilleriyle, danslarıyla ve çeşitli performanslarıyla ifade eden insanlar hayatlarında yaşanmış tüm özgüvensizlikleri, ayrımcılıkları ve haksızlıkları bu ortamda adeta yakıyorlar.

Balo salonlarında düzenlenen “balolar”, ötekileştirilmiş insanların yeteneklerini ve sanatlarını icra etmeleri için onlara mükemmel bir atmosfer sunuyor. 80’ler öncesinde eşcinsellerin performans niteliğinde yapabilecekleri sadece “drag” adı verilen ve çoğu zaman drag queenler tarafından icra edilen gösteriler vardı ve bunlar karşı cinsin giydiği kıyafetler giyilerek sahnede sergilenen şovlarla  limitliydi. Bu limit kalkmalıydı; çünkü özellikle ötekileştirilmiş ve kısıtlanmış insanların kültürüyle bağdaştırılan bir olgu böylesine kalıplaşmış ve yeniliklere kapalı olmamalıydı. Böylece balo konsepti tarifi tam anlamıyla açıklık kazanmış oldu.

Halen New York City’nin Harlem, The Bronx ve Brooklyn gibi bölgelerinde devam eden bir tür yarışma özelliğindeki balolarda o zamana kadar yapılmış olan, yapılan ve yapılacak olan hiçbir şov, hiçbir gösteri garipsenmez ya da alaya alınmaz. Tam tersine insanlar burada yeni tekliflere ve yeni uygulamalara daima açıktır. Burada her fikir ve her konsept için yer vardır. Başka bir deyişle: “Gelirsin, görürsün ve fethedersin. Kim olduğunun ya da kim olmadığının bir anlamı yok.” Eşcinseller için vazgeçilmez bir eğlence formu olan balolarda binbir çeşit “kategori” bu yolla gün yüzüne çıkmıştır. “Öğrenci Kategorisi”, “Asker Kategorisi”, “Yüksek Moda Kategorisi”, “Gündelik Giyim Kategorisi” gibi kategorilerde yarışmacılar performanslarını özgürce sergilerler ve puanlarını jüriden cömertçe alırlar, çünkü bu gibi aktiviteler eşcinsellerin güç bulması ve cesaretlendirilmesi içindir, güvenlerini kırmak için değil. Onları gelecek performanslar için yüreklendirmek esastır, çünkü dış dünya zaten yeterince onların istenmediği ve garipsendiği bir yerdir. Ne de olsa yaşadıkları şehir üzerinde, hatta belki de dünya üzerinde hemen hemen herkesin onları kabullendiği ve sahiplendiği sayılı yerlerden birisidir burası. Sosyal ya da etnik geçmişi ne olursa olsun, kendilerini ifade ederken birçok insanın da onlara yardımcı olduğu, tüm mutluluklarına ve acılarına ortaklık ettikleri, aileden sayıldıkları bir yer.

 

80’lerden günümüze balo salonlarında farklı “evler”den birçok insan yeteneklerini sergileme fırsatı bulur.

 

 “Bazı insanlar basketbol oynar, bazıları başka bir şey. Bense baloya gidiyorum ve bir ödülü kapıyorum, böylece insanlar beni tanımak istiyor.”

Aileden konu açılmışken “ev” konseptinden bahsetmeden geçmeyelim. Balo salonları, baloların düzenlendiği yer olup aynı zamanda eşcinsellerin kendilerini yakın gördükleri üyelerle sosyal etkileşime geçtikleri de bir yer. Bu yüzden buradaki insanlarla özel bağlar kurmaları kaçınılmaz oluyor. Evlatlıktan reddedilen, büyüdüğü evden atılan ya da toplum tarafından istismar edilmiş, reddedilmiş insanlar için aile kavramı evler aracılığıyla burada farklı bir anlam kazanıp yeniden tarif ediliyor. Balo kültüründe evleri kurmuş olan ve yürüten insana “anne” deniyor. Onları evlerine her ne pahasına olursa olsun kabul eden “anne”leri ve onlarla aynı yerlerden gelmiş, benzer geçmişlere sahip “kardeş”leriyle evlerin, bu kültürün gelecek nesillere aktarılmasında ve balo salonlarında herkesin kendisini güvende hissetmesinde rolü büyük. “Labeija”, “Xtravaganza”, “Dupree”, “Pendavis”, “Overness”, “Ninja”, “Saint Laurent” gibi evler 80’lerde ortaya çıkan ilk evlerden.

 

Pepper Labeija, Labejia Evi’nin annesi

 

“Voguing”den de bahsedelim biraz. Balo salonlarında da bazı tartışmalar olmuştur tabii ki. Herhangi bir anlaşmazlık durumunda iki insan kavga etmek yerine dans pistinde voguing konusunda hünerlerini sergilemişlerdir. Voguing bir sanat formudur eşcinsellere göre, bu dansla ifade edemeyecekleri pek az şey vardır. Zaten çoğu hayatlarında kendilerine yönelik şiddete aşina oldukları için, başka insanların da bunu yaşamasını asla istemezler, kendilerine yediremezler. Bu tip düşünce yapıları, sorunlara daha ağırbaşlı bir tutumla yaklaşmalarına sebebiyet vermiş. Voguing’in nereden çıktığı konusundaki ortak görüş ise, dans edilirken figürlerin Vogue dergisi kapaklarındaki modellerin verdiği pozları taklit etmeye dayanması.

Bunun gibi konseptlerin tanıtıldığı ve bu kültürü öğrenmek isteyenlerin ilk izlemesi gereken belgesel Paris Is Burning, bazı belirli karakterlerin hayatından kesitler de sunuyor. Özellikle siyahi eşcinseller için Harlem Rönesansı’ndan o yana devrim niteliğindeki değişimleri beraberinde getiren, siyahi eşcinsellerin toplumda yerlerini bulmasına kılavuzluk eden balo salonlarının Amerika’nın gay kültürünün oluşmasında payı büyük. Balo salonunda çok sevilen ve baloları asla kaçırmayan trans bir Xtravaganza evi üyesi Venus’ün boğularak öldürülmesi, bunun yanında bazı üyelerin cinsiyet değişim operasyonlarını geçirip en sonunda kendilerini rahatça ifade edebilmeleri ve hep hayalini kurdukları kariyerlere imza atmaları böylesine tehlikeli yaşanan hayatlarda hem trajik hem de mutluluk verici olayların daima bir arada olacağını; fakat eşcinsellerin yaşamaktan vazgeçmeyeceğini, yaşamayı her şeye rağmen çok sevdiklerini ve seveceklerini gözler önüne seriyor.

 

Brooke ve Carmen Xtravaganza,sahilde

 

“Artık bir erkek değilim, bir kadınım. Kendimi harika hissediyorum. Bu sahilde esen rüzgar kadar özgür hissediyorum kendimi.”

 

Kaynakça:

loomisonfilm.wordpress.com

www.out.com

www.imdb.com

https://www.google.com/search?q=paris+is+burning&source=lnms&tbm=isch&sa=X&ved=0ahUKEwjjv4Hu347hAhWKh7QKHV9sCbgQ_AUIDigB&biw=1280&bih=610&dpr=1.25#imgrc=zFW5UHNh07DU1M:

https://www.google.com/search?q=paris+is+burning&source=lnms&tbm=isch&sa=X&ved=0ahUKEwjjv4Hu347hAhWKh7QKHV9sCbgQ_AUIDigB&biw=1280&bih=610&dpr=1.25#imgdii=go7CXUe0_vn4nM:&imgrc=wn3gUK07OTK3JM:

Leave a Reply

Ankara Bilgisayar Servisi Sigma Defence