Soğuk Savaş, “Consumerism” ve Daha Fazlası

Minimalizm, organik beslenme, temiz kozmetik… Sosyal medyada az çok vakit geçiren herkesin karşına bu anahtar kelimler çıkmıştır diye düşünüyorum.  Son zamanlarda o kadar çok içsel aydınlanma, doğala yönelme bombardımanına maruz kalıyoruz ki doğal olana, az olana yönelelim derken bir yandan da iyice obsesifleşmeye başladık. 68 kuşağı hippi hareketinin tezahürü gibi, en doğal ve en bilinçli olanın kendisi olduğunu iddia eden yığınlar var. Güvenilirliği olmayan, sınırlı verilerle yapılmış araştırmaları düşünce dünyalarına dayanak gösterip yediğimiz, içtiğimiz ve kullandığımız her şeyin bizi kanser yapacağı paranoyasına tutulmuş; doğal taşlarla iyileşebileceğine inanan azımsanamayacak kadar insan olduğundan bahsediyorum. Bilimsel yöntemleri inkar sürecine girmiş, modern hayatın “dayattıklarını” reddeden bu “en sağlıklı, en bilinçli” hareketin aslında bir şeylere tepki olarak ortaya çıktığı gerçeğinin yanında aynı zamanda bir bilgi çöplüğüne de neden olduğunu da düşünüyorum. Tüm bunların dışında bir de popülerleşen minimalizm akımı var. Sahip olduğumuz şeylerin niceliğine değil, niteliğine önem veren minimalizme göre modern insanın en büyük problemlerinden biri bitmek tükenmek bilmeyen tüketim aşkı. Peki, nasıl oldu da özellikle son yıllarda bu iki akım, kimilerine göre yaşam tarzı, popülerlik kazandı? Bu yazı boyunca bunun olası nedenlerini ortaya koymaya çalışacağım.

Soğuk Savaş’ın ardından Amerika Birleşik Devletleri’nde “consumerism” adı verilen, Türkçeye “tüketimi özendirmek” olarak çevrilebilecek bir dönem başladı. İyi bir hayat yaşamak için Amerikalı ailelerin olabildiğince çok tüketmesi gerektiği sürekli olarak vurgulandı. Bu sayede savaşın buhranlı dönemlerini görmüş bir aile, artık elindeki ekonomik refahın tadını çıkarabiliyordu.

Öte yandan teknolojinin içine doğmuş millenniallar (80 sonrası nesil) arasında minimalizm ya da doğal olana yönelme gibi kavramlar popülerleşmeye başladı. İnternet sayesinde bilinçlenen tüketici, artık önüne sunulanı almaktan çok alternatifleri değerlendirmeyi; hatta hiç almamayı bir seçenek haline getirmiş durumda. Zamanında kendine sunulanı sorgusuz sualsiz tüketen bir anlayışın yerine, beşeri olana savaş açmış bir akımla karşı karşıyayız. Öyle değil mi? Pek değil.

Neden şampuanların üzerinde parabensiz, sülfatsız diye ibareler görmeye başladık? Gerçekten bilinçli miyiz yoksa bilinçli olmanın tanımı mı değişti? Paraben ve sülfatın kansere sebep olduğuna inanan kadınlar birden içeriği “temiz” şampuanlara normal market şampuanlarının iki-üç misli para ödemeye başladı. Sizin anlayacağınız tüketiciler olarak pek de bilinçlendiğimiz söylenemez. Çünkü en doğal, en bilinçli olan bu kitle aslında “öyleymiş gibi” olmaktan öteye gidemediğinin farkında değil. Aynı şekilde minimalist olduğunu iddia ederek  “İstesem bunlara sahip olabilirdim ama bakın nelerden vazgeçtim”  mesajını beyinlere kazıyan sosyal medya “influencer”ları, onların da millennialların beşeriyete tepki oluşturmaya başladığı fikrini çürütecek yerinde bir örnek. O halde soruyorum, gerçekten bilinçlenmeye mi başladık yoksa internetin getirdiği yeni sosyal normlarımız minimalizm ve doğala yönelmek olduğu için mi böyleyiz?

Millennialların Soğuk Savaş sonrası tüketimi özendirme odaklı politikasına karşı doğduğuna inanaduralım, bütün bu gerçekler akıllara belki de internet kültürünün bizlere tüketimi daha sinsi yollarla özendirdiğini getiriyor.

 

Resimler:

Mosaicclubs.com

seekingalpha.com

Leave a Reply

Yazıcı Tamiri Sigma Defence Ankara Kız Yurdu