Kültür Sanat Dosyası: Özgürlük, Adalet ve Eşitlik Eserleri PART II Kültür - Sanat

Kültür Sanat Dosyası: Özgürlük, Adalet ve Eşitlik Eserleri PART II

Aslı Erdem & Şevval Türkileri

Leviathan

“Leviathan`ı çengelle çekebilir misin, dilini halatla bağlayabilir misin? Burnuna sazdan ip takabilir misin, kancayla çenesini delebilir misin? Yalvarıp yakarır mı sana, tatlı tatlı konuşur mu? Seninle antlaşma yapar mı, onu ömür boyu köle edesin diye? ‘’

Leviathan, yayınlandığı günden bugüne birçok sinema listesinin mutlaka izlenmesi gereken filmler listesine yerleşti ve bu durumun senaryodan işleniş tarzına, etkileyici görselliğinden kazandığı ödüllere kadar birçok etmeni var. 2014 yapımı filmin Yabancı Dilde En İyi Film Oscar adaylığı da dahil olmak üzere birçok adaylığı bulunuyor. Aynı zamanda 2015 yılında En İyi Yabancı Film dalında Altın Küre Ödülü’nün ve En İyi Senaryo dalında 2014 Altın Palmiye Ödülü’nün de sahibi. 140 dakikalık filmin yönetmenliğini Andrey Zvyagintsev yaparken başrollerini ise Aleksey Serebryakov, Elena Lyadova ve Roman Madyanov paylaşıyorlar. Film, Rusya Kültür Bakanlığı tarafından maliyetinin yüzde 35’inin karşılanmasına karşın, Rusların tembel ve alkolik olarak yansıtıldığı düşünüldüğünden eleştirilerin de hedefi olmuş. Hatta Rus Kültür Bakanı filmi sevmediğini açıkça dile getirerek her çeşit filmin çekilebileceğini ama onların yalnızca sevdiklerini destekleyeceklerini de belirtmiş. Filmin yönetmeni ise bu açıklamanın sanatın ve düşünce özgürlüğünün önünde engel oluşturduğunun ve devlet yardımlarının her katılımcı arasında eşit dağıtılması gerektiğinin altını çiziyor. Yine de bu durum, Rusya’nın filmi Oscar adaylığı için seçmesinde engel oluşturmamış.

Filme ismini veren Leviathan, Eski Ahit’te yedikçe büyüyen, büyüdükçe Tanrı’yla savaşan bir deniz canavarı. Modern İbranicede balinayı karşılamak için de kullanılan leviathan, aynı zamanda İngiliz felsefeci Thomas Hobbs tarafından devletin büyüdükçe otoritesinin ve gücün de etkisiyle geldiği korkunç noktayı anlatmak için kullanılmış.

Zvyagintsev, leviathanın her türlü tanımını kullanmış ve ortaya ilk bakışta bol siyasi eleştiri barındıran, ancak sonuna geldiğinizde temel noktada dağılan aile yapısını ele alan bir yapıt koymuş. Film, sıradan bir araba tamircisi olan ve oğlu Roma ve ikinci karısı Lilya ile birlikte sakin bir hayat süren Kolya’nın evine belediyenin göz koymasıyla başlıyor. Askerlik arkadaşı ve Moskova Barosu’na bağlı başarılı bir avukat olan Dimitriy’yi yardıma çağıran Kolya, filmin bir noktasına kadar devletin silahıyla devlete karşı galip geliyor gibi görünse de, bu sefer de filmin ikinci boyutuyla, yani birey yozlaşması ve toplumun manevi değerlerini kaybetmesi sonucunda dağılan aile ortaya çıkınca tam da tahmin edildiği üzere ‘’canavar’’ devlet yenen taraf olur.

Soğuk mavi-gri tonlarını kullanarak bize hafif karamsar bir hava yaşatan filmin her biri bir fotoğraf karesi olabilecek güzellikteki sahnelerinin yanı sıra, açılış ve kapanış sahnelerinde gördüğümüz çürümeye bırakılmış üç kayık bizlere din, devlet ve bireyin çürüyüşünü en başından gösteriyor. Filmde belki de en suçsuz karakterlerden biri olan Roma’nın gittiği sahilde gördüğümüz karaya vurmuş balina iskeleti de filmdeki görsel anlatımın başarısını vurgular nitelikte.

Adaleti ararken tek sığınağı ailesi olan Kolya’nın bu mücadelesinde Rus toplumunun sadece manevi bağlarına yabancılaşması ve devlet yapısının gittikçe korkunç bir hal almasını değil, geçmişteki Rus tiranlarını da ele alarak aslında adaletin hiç var olmadığını hepimize anlatan film, zaten farkında olduğumuz gerçekleri tekrardan yüzümüze vursa da etkilenmekten geri duramayacağınız bir film.

Billur Güven & Toprak Fırat

Schindler’s List

Dünya Savaşı döneminde, Hitler Almanya’sında kadın, çocuk demeden 6 milyondan fazla Yahudi’nin gaz odalarına toplandığı ve soykırıma uğradığı Holokost, insan haklarının en aşağılık şekilde çiğnendiği olaylardan biridir. İnsan hakları ve demokrasi ayında, bu yüz kızartıcı lekenin, hem kurbanlarıyla empati kurabilmemiz hem de insan haklarının bu çapta yok sayıldığı bu olay hakkında bilgi sahibi olmanın önemli olduğunu düşündüğümüzden bu filmi önermede karar kıldık. Steven Spielberg’ün yönettiği Schindler’in Listesi, Holokost’un korkunçluğunu insanların yüzüne vurmada belki de en başarılı eserlerden biri sayılabilir. Spielberg, Yahudileri bir grup olarak seyirciye sunup Yahudileri ve izleyiciyi birbirine yabancılaştırmak yerine, onlara bireysilliklerini geri kazandırıyor ve karakterlerin her birini hayatımıza sokuyor. Bu sayede, bu toplu katliamı yaşayanların bir konsept değil de, gerçek insanlar olduğunu bize gösteriyor. Yakınlaştığımız her karakterin korkuları, acıları bizim oluyor ve empati kurabilmemizi sağlıyor. Filmin başında tanıştığımız ve yakın hissettiğimiz karakterlerin ölümü, filmdeki diğer karakterler için ölü sayısına eklenecek bir sayıdan ibaretken izleyici için o kayıp, kişisel bir kayba dönüşüyor.

Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi’nin aldığı kararla ABD Ulusal Film Arşivi’nde muhafaza edilmeye başlanan Schidler’in Listesi, Akademi, Altın Küre, BAFTA ve Grammy olmak üzere pek çok ödül kazanmıştır. Anlatılan olayların karanlığıyla tezat oluşturmaması için Spielberg’ün siyah beyaz çekmeyi tercih ettiği film, Holokost sırasında binin üzerinde Polonya Yahudisinin hayatını kurtaran Oskar Schindler’in gerçek hayat hikayesinden yola çıkılarak kurgulanmıştır. Oskar Schindler ve kampa gönderilmekten kurtardığı Yahudilerin hikayesi, Spielberg ve Schindler’in kurtardığı Yahudilerden olan Pfefferberg’ün yollarının kesişmesiyle bir film projesi halini alıyor. Başta filmi çekmeye çok sıcak bakmayan Spielberg, Holokost inkarcılarının basında sıklıkla yer almaya başladığı bir dönemde filmi çekmeye karar veriyor. Mart 1993’te Krakow, Polonya’da çekimlerine başlanan filmin bazı sahnelerinde gerçeklik duygusunu bozmamak için Almanca ve Lehçe sahnelere de yer veriliyor. %40’ı el kamerasıyla çekilen filmde, Spielberg filme doğallık ve keskinlik katarak zamansız ve belgesel dokusunda bir film çekmeyi planlamıştır.

Bengisu Şimşek & Defne Karakoç

Suffragette

Sarah Gavron tarafından yönetilen, 2015 yapımı Suffragette 20.Yüzyıl İngilteresi’nin kadınlarını anlatıyor. Birinci dalga feminizm olarak tarihe adını yazdıran sufraj hareketinin iç dünyasının bir portesi niteliğinde. Kadınların politik hayatta en ufak bir yere dahi sahip olmadığı bu dönemde dönüşümün yalnızca sözle değil, sokağın tam kalbinde sağlanabileceğini tüm dünyaya gösteren bu kadınların hikayesini beyazperdede izlemek hakikaten gurur verici. Tüm hayatları boyunca yalnızca erkek patronlar, erkek politikacılar tarafından yönlendirilmenin haklı öfkesini içlerinde taşıyan bu kadınlar, onlardan beklenenin aksine itaat etmeyi bırakıp özgürlüğü sokak direnişinde buldular. Filmde de görüldüğü üzere tek kıvılcımdan binlerce kadınının farkındalığı artıyor, hepsi birbirine yeni bir dünyanın mümkün olabileceğini ve bunu kendi ellerinde olduğunu hatırlatıyor. Sufraj hareketinin kendisi filmde direkt olarak yansıtılsa da bazı kadınların ev hayatlarını ve kocalarıyla yaşadıkları çatışmaları da görüyoruz, bunların gerçekliği hakkında kesin bir bilgi olmasa da 20.yüzyıl İngiltere’sinin şartlarında son derece muhtemel olduğunu tahmin etmek zor değil. Aslında mücadele yalnızca sokakta olmaktan da öte, özel alana da sıçramış durumda. Bu denli büyük bir devrimin doğasında hayatın her alanına hızla yayılmak var tabii. Bu devrimi erkeklerin anlayacağı dilden belki zaman zaman “erkekleşerek” yaptıklarını izliyoruz beyazperdede. Devamında gelecek kadın devrimlerinin temelini oluşturan sufraj hareketinin Suffragette’te epey duygu yüklü bir biçimde yansıtılışını izlemiş oluyoruz böylece.

Film, küçük yaşlarından beri bir çamaşırhanede çalışan Maud karakteri üzerinden anlatıyor hikâyeyi. Maud, çamaşırhanede birlikte çalıştığı Violet sayesinde farkına varıyor bu devrimin, ve yaşadığı haksızlıklara karşı içindeki öfke alevleniyor. Bir süre sonra da kendini bu devrim hareketinin merkezinde buluyor ve biz de onun yaşadıklarına tanık olarak, kadınların günümüzde sahip olduğu hakların ne güçlüklerle elde edildiğini bir kez daha görüp bunları elde edebilmek için savaş veren kadınlara hayranlık duymaktan kendimizi alamıyoruz. Başta Carey Mulligan olmak üzere, Anne-Marie Duff, Meryl Streep, Helena Bonham Carter ve Ben Wishaw gibi başarılı isimlerin de yer aldığı bu yapım, kadın erkek herkesin izlemesi gereken bir film kesinlikle.

 

Görseller

https://www.bbc.com/news/av/entertainment-arts-21690302/leviathan-film-makers-on-an-unconventional-documentary

https://www.imdb.com/title/tt2802154/trivia?ref_=tt_trv_trv

https://www.theguardian.com/film/2014/nov/06/leviathan-director-andrei-zvyagintsev-russia-oscar-contender-film

https://www.imdb.com/title/tt0108052/

İlgili Yazılar