Bilkent’li Bir Parti Lideri: DP Genel Başkanı Gültekin Uysal ile Röportaj Genel

Bilkent’li Bir Parti Lideri: DP Genel Başkanı Gültekin Uysal ile Röportaj

25 Ekim 2018’de, Okulumuz Siyaset Bölümü mezunu ve Afyon milletvekili, Demokrat Parti Genel Başkanı Sayın Gültekin Uysal ile gerçekleştirdiğimiz bir söyleşimiz var bu yazıda. Hem Politika birimi yazarı, hem de Kampüs- Mezunlar birimi editörü olarak çok keyif aldığım bu röportajı siz değerli GazeteBilkent okuyucularıyla paylaşmaktan büyük mutluluk duyuyorum.

 

GazeteBilkent: İki yıl Houston’da siyaset bilimleri eğitimi aldıktan sonra Bilkent’te devam etmeye karar kılmışsınız. Unutamadığınız anılarınız, hocalarınız oldu mu? İyi ki Bilkent’e gelmişim diyor musunuz?

Gültekin Uysal: Elbette, öncelikle, ana akım üniversitelerin hele ki siyaset biliminde kendilerine has iklimleri vardır. Bunlarla kıyaslayınca Bilkent daha medeni, daha açık, herkesin daha rahat hissettiği bir okuldu. Özellikle kütüphanesi, dersim yokken vakitlerimi geçirmeyi çok sevdiğim bir ortamdı. Derslerin dışındaki siyasi aktivitelerim dolayısıyla okulda çok vakit geçiremesem de derslere mutlaka katılmaya çalışırdım. Tabii ki Sayın Doğramacı’yı anmadan da geçmemek lazım. Sadece Bilkent için değil, kendisinden sonra gelen vakıf üniversitelerinde de çok güzel bir örnek teşkil etmiş bir şahsiyetti. Batı, özelikle Birleşik Devletler endeksli modern eğitimi; Metin Heper, Ergun Özbudun gibi referans hocaları ile çok dolu geçen bir dönem oldu benim için. Herkesin kendini bulabildiği, kişiliğini kendisinin inşa edebileceği bir okuldu. Bilkent’in hâlâ Türkiye’nin yurtdışında akredite olmuş, öğretim üyelerinin uluslararası atıf endekslerinde yayınları olan, içine kapanık değil dışa dönük bir okul olduğunu düşünüyorum. Tek vakıf üniversitesi olduğu zamanlardan beri oluşturduğu algı sıradan bir vakıf üniversitesine göre çok farklıdır. Emek vermeden yükselemeyeceğiniz bir okuldur.

GazeteBilkent: Siyasi hayatınızda okuduğunuz bölümün, okulun etkisi oldu mu?

Gültekin Uysal: Zaten siyasete ilgim olduğu için bu bölümü seçmiştim. Siyaset ile iç içe bir aileden geliyorum. Dedem Demokrat Parti’den belediye başkanlığı yapmış, amcalarım keza öyle. Siyaset biliminin de ötesinde sosyal bilimler okumanın bu anlamda oldukça önemli olduğunu düşünüyorum. İnsan sosyal bir varlık. Ve her cephesinden hayatı kuşatmak, anlamlandırmak için kişisel ve sosyal gelişimi daha derinden, teorik bazda da anlayabilmek için bu, çok büyük katkı sağlıyor. Sadece okumak da değil tabii ki. Ete kemiğe büründürecek fiili bir hayat, eskiden “cemiyetçilik” dediğimiz sivil toplumda da aktif olmak gerekiyor.

Siyaset okumam bu konuda beni bilemiştir; eskiden daha içe kapanıkken bu zemin siyasi ilgimi daha da doktrine etti. Daha derinden tefekkür etmeye, “kasap tarzı” bir pencereden değil idealler çerçevesinden bakmaya sevk etti.

Gazete Bilkent: Biraz da siyasete geçelim. Yerelde Cumhur İttifakı dağıldı biliyorsunuz. Ancak Sayın Bahçeli’nin bunu açıklarken kullandığı “kendi göbek bağımızı kendimiz keseceğiz” sözü acaba daha kapsamlı bir ayrılıktan mı bahsediliyor sorusunu akıllara getirdi. Meclisteki tutumları merak ediliyordu ki emeklilikte yaşa takılanlar hususunda çekimser oy kullanılması şu an için ittifakın devam ettiğini gösterdi. Siz bu konuda neler sezinliyorsunuz?

Gültekin Uysal: MHP’nin bir muhalefet partisi olarak fonksiyon görmeye başlaması hepimizin, Türkiye Cumhuriyetinin de lehinedir. Cumhurbaşkanlığı sistemi denen bu yeni sistemin yasamayı yürütme, hatta tek bir kişi şahsında, nefsinde topladığını görüyoruz. Burada, MHP’nin tavrını çok önemsiyorum. Bir mesuliyeti de var. Bu yönetim şeklinin kurumsallaşması için 16 Nisanda açılan mecrada kritik önemleri var. Bugün, iktidarın her adımına karşı çıkmak değil ama yasama faaliyetlerinin anlamlanabilmesi, yasamayla birlikte denetlemenin de yapılabilmesi, TBMM’nin anlamını bulabilmesi için hepimize bir rol düşüyor. MHP’nin kapalı kapılar ardında angaje değil ama milletin önünde şeffaf bir şekilde bu sürecin önünü açan bir fonksiyon görmesi, TBMM’nin işlevine kavuşması için bir manivela olacaktır.

Bir ittifak olmayacağı ifade edilse de yerel seçime kadar birlikteliklerinin devam edeceği anlaşılıyor. Önümüzdeki günlerde, en büyük sınavımız bütçe görüşmeleri var. MHP’nin Cumhur İttifakı altında, iktidar psikolojisi içinde bu alandan kopmayacağı kanaatindeyim ama yerel seçim sonrası siyasetin kendi tabii şartları işler. MHP’nin de kendi kafasındaki tasavvura göre, yerel yönetimdeki üç dört büyük şehri kaybettiği takdirde daha müstakil bir tavır sergileyeceğini düşünüyorum. Böyle de olmalı çünkü Türkiye için çok kritik bir olay bu… Dediğim gibi, kategorik olarak iktidarın her dediğine karşı çıkmak değil elbette ama meclisteki partilerin işlevsel olması gerekiyor. Madem iktidar temsilcileri sert kuvvetler ayrılığından bahsediyor, ki siyaset biliminde elementer düzeyde bunun ne olduğuna baksak uzaktan yakından bizim bununla alakamız yok, yasamanın kendi bağımsızlığını taşıyabilmesi için, “Gazi” unvanıyla Kurtuluş Savaşını yönetmiş TBMM’ye sahip çıkmak her siyasi partinin olduğu gibi MHP’nin de sorumluluğudur.

GazeteBilkent: Yerel seçimlerde, İYİ Parti ile olabilir diye tahmin ediyorum, bir ittifak düşünceniz var mı?

Gültekin Uysal: 16 Nisan referandumu Türkiye’de siyasetin yapılış şeklini önemli ölçüde değiştirdi ve değiştirecektir. Siyasal mücadele artık yaratılan kutuplaşma dolayısıyla salt siyasi partilerin mücadelesi olmaktan çıkmıştır. Ortak değerler, ortak idealler etrafında toplanan farklı siyasi parti ve aktörlerin bir araya gelmesi gerekliliği  ortaya çıktı. Bunları siyaset düzleminde, kurumsal düzlemde yapabilmenin önünde ciddi engeller olmakla beraber; bizim temeldeki tercihimiz, Türkiye’nin iki kutupluluğa mahkum edilerek gerçeklerin konuşulamaz hale getirilmesine karşı; merkez alanı tahkim edici, toplumun en geniş ortak paydasında buluşmasının önünü açıcı bir sistemde ilerlemek. Siyaseti rasyonelleştirmek, etnik-dini referanslardan değil milletin can alıcı meseleleri, gençlerimizin hayalleri, kadınlarımızın sorunları, ekonomimizin durumu, ulusal güvenlik meselelerini tartışılır hale getirmek istiyoruz.

Bugünden oturulup konuşulmuş böyle bir ittifak mütabakatı yok. Siyasetin kendine has şartları var. Yerelde, kurumsalın ötesinde kişilere de oy verilebiliyor olması dikkate alınmalı. Biz Demokrat Parti olarak elbette kendi hazırlığımızı yapacağız ama güç birlikteliklerinin aranmasını daha fazla önemsediğim şu dönemde, toplumsal muhalefet alanının meşruiyetinin genişlemesi için bunun bir vesile yapılması lazım.

GazeteBilkent: Demokrat Parti, BBP, Saadet Partisi. Uzun zamandır mecliste görmediğimiz partiler. En iyi çözüm, en çok ihtiyacın olduğu anda çıkar sözü vardır. 16 Nisan referandumundan sonra partilerde bir bilinç oluştu, “bizim sesimiz olmasa da bir ses çıksın” fikri belirdi ki Ak Parti  BBP’nin meclise girmesine vesile oldu. Öte yandan Saadet Partisi ve Demokrat Parti’deki durum adeta muhalefetin kenetlenmesi gibi, ki bence bu da büyük bir demokratikleşme. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Gültekin Uysal: Mecliste grupları olmamakla birlikte bu partilerin temsil ediliyor olması çok güzel. Bu partiler, geleneği olan siyasal yapılar. Onların tecrübesinden, siyasi süzgecinden geçerek farklı fikirlerin seslendiriliyor olması çok değerli. Sayısal niteliği açısından değil ama bahsettiğim mânâda vicdanlara hitap noktasında ciddi bir karşılığı olacağı kanaatindeyim. Bazen çok önemli zamanda söylenecek bir söz, alınacak bir tavır, bir duruş hele ki kritik meseleler tartışılırken çok belirleyici olacaktır. Çoğulculuktan korkmamak lazım. Bugün iktidar sahipleri siyaseti mutlak bir iktidar alanı olarak tarif ediyor. Oysa demokratik düzenler, devlet değiniz, kuvvetler ayrılığı dediğiniz şey sınırlı iktidarlardır.

Mademki iktidarın iddia ettiği gibi sert kuvvetler ayrılığı var, milletvekilinin seçim sürecinden itibaren müstakiliyetinin sağlanması gerekir. Akıl ve vicdan temelindeki sorumluluğunu ete kemiğe büründürecek seçilme koşullarıyla bu alan yeniden düzenlenmelidir. Aksi takdirde hiçbir can yakıcı mesele TBMM’de çözüme kavuşmaz. Kapalı kapılar ardında “atama demokrasisi” diyeceğimiz bir model içinde milyonların önceliği değil üç beş kişinin ahbap çavuş ilişkileri içerisinde Türkiye’ye dayatılan öncelikler konuşulur.

TÜBİTAK’ın yönetim kuruluna atananlar bunun en yeni örneği. Bu insanlar gerekli nitelikleri taşıyor olsa bile iktidar referansları dolayısıyla seçildiklerinin aşikar olması, bir hizmet görmelerinin önündeki en büyük engeldir. Türkiye’de liyakati, aklı merkeze almadığımız için pek çok badire atlattık. Devleti ele geçireceğiz diyerek kayıtsız şartsız sadakati kendisine merkez yapan bir örgütlenme 15 Temmuz’da Türkiye’yi bir facianın eşiğine sürükledi. İktidarın buradan ders çıkarması lazım.

GazeteBilkent: Ekonomi konusunda ne düşünüyorsunuz?

Gültekin Uysal: Türkiye çok ciddi bir riskle karşı karşıya, üretim alanında sistematik bir çöküş geliyor. Maliyet kar dengesine bakınca gidişatın sürdürülebilir olmadığını görüyoruz. Fahiş vergilendirme modeli özellikle dar gelirliyi, çalışan insanı, esnafı büyük güçlerin yanında rekabet edemez hale getiriyor. Bu rantiye düzeninin sadece finansal tablolar üzerinden değerlendirince dahi devam ettirilemez politikalar olduğunu görüyoruz. Üstelik ana akım siyasi oluşumlarının ve medyanın söylemlerinin aksine, daha derinden işleyen bir kriz olduğunu, bir buhran olduğunu ifade etmek isterim.

GazeteBilkent:  Bir de Amerika ile olan krizin sebebi gibi gösterilen Brunson davası var. Sizce bir takas mı oldu? Eğer öyleyse neyin karşılığında olduğunu düşünüyorsunuz? Sizce bu dava Türkiye’nin prestijini mi sarstı? Yoksa kısa vadede Türkiye’ye bir yarar mı sağladı?

Gültekin Uysal: “Al papazı, ver papazı” diyerek sorumsuz beyanlarla Türkiye’de meselenin hukuki bir süreç değil de bir pazarlık konusu yapılma gayretini ifade ettiniz. İstediğiniz kadar uluslararası düzlemde, Türkiye’de bağımsız yargı var deseniz de; Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ndeki toplantıda Danıştay başkanlarından tutun bütün üyelerin azarlandığı; bu şekilde yüksek yargının şekillendirildiği ve o doğrultuda karar aldırıldığı süreçte ne yurt içinde ne de yurt dışında buna inanılmasını kimse beklemeyecektir. Netice itibariyle bu olay ekonomide dalgalanmaların olduğu kırılgan bir döneme denk geldi. Tabi, ABD Başkanı Trump da senato ara seçimi sebebiyle, Türkiye üzerinden bu rahip meselesini Amerikan siyasetinde bir araç haline getirdi. Brunson hakkında PKK ve FETÖ ile ilişkili onlarca suç sayıldı. Türkiye’de ajanlıkla itham edilen birisi için karşılık bu muydu? Yani, eğer suçsuzsa neden tutukladınız; suçluysa neden serbest bıraktınız? Bütün yargı yolları tüketilmeden cüzi bir ceza vererek yurt dışına çıkışına neden izin verdiniz? Bu görüntüyle Türkiye’nin yol alabilme imkânı yoktur. Bu görüntü Türkiye’ye zarar verir. Bunun içeride, Ak Parti siyasetine de bir katkısı olmaz.

Ancak Dünya’da yeniden ortaya çıkan, “tek adamlar çağı” da diyebileceğimiz bir dönemde, gücün daha da merkezileştiği şeklinde değerlendirmeler varken, uluslararası meseleleri iç siyasetin parçası olarak görüp, bunları bir rekabet unsuru şeklinde sürdürmeye gayret ettiğimiz sürece, olması gereken değil de siyasi olarak amaçlanan bağlamda bunlar tartışılmış olur. Şimdi netice itibariyle papaz serbest bırakıldı, Amerika Birleşik Devletleri ile olan sorun büyük ölçüde çözüldü. Arkasından gelen Kaşıkçı hadisesi de Amerika, Suudi Arabistan, Mısır ve İsrail hattında bölge yeniden şekillendirilirken Türkiye için bir nefes oldu. Bütün bunları yaparken yerleşik hukuk sistemi, uluslararası teamüller ve elbette ülkenin kendi menfaatlerini ortak bir paydada buluşturabilmeniz gerekir.

GazeteBilkent: Kaşıkçı olayını biraz daha detaylı konuşalım. Toplanan deliller ışığında, kolluk güçlerimiz iyi bir iş çıkarmış olsa da bürokratik olarak -giriş izinlerinin alınması, konsolosların gönderilmesi- kısa sürede değil de iki hafta gibi bir sürede ilerleme kaydedilmesi sizce bir başarısızlık mıdır?

Gültekin Uysal: Bu konuda, hem hükümetin hem de emniyet ve istihbaratın çok kritik bir vazife yaptığını düşünüyorum. Fakat bu başarı, meseleyi uluslararası arenada doğrudan Suudi Arabistan veliaht prensine yöneltmeye gelinceye kadar sürdü. Sayın Cumhurbaşkanı Meclis Grup Toplantısı’nda, uluslararası alana da simultane tercüme yapılacağı ilan edilen konuşmasında, Suudi Arabistan Kralı Selman’a “Hadimul Haremeyn” diyerek çok itinalı bir dil kullanıyor.

ABD başta olmak üzere Almanya ve pek çok ülke en azından tedbiren ciddi yaptırımlar uyguluyor. “Çölde Davos” adı verilen toplantıya önemli yatırım şirketleri, bakanlar ve diğer çok önemli siyasi figürler gitmeyerek tepkilerini ortaya koyuyorlar. Böyle bir dönemde, Türkiye’nin, pazarlık yaptığı algısı oluşturan bir görüntüyle karşılaşıyoruz. Suudi Arabistan yönetiminin haberi olmadan Konsoloslukta böyle bir vahşetin olmayacağını hepimiz biliyoruz. Dolayısıyla Türkiye’nin karşısına şu seçenek çıkıyor: Bu olayı egemenlik sorunu görerek üzerine eğilecek ve süreçleri bu bağlamda yürütecek. Dışişleri Bakanı meseleyi uluslararası zemine taşımayacaklarını söylese de istihbaratın ve kolluk kuvvetlerinin tespit ettiği ve iki jetle Türkiye’ye gelen suçluların ve Başkonsolosun yurt dışına çıkışına izin vermemeliydi. Viyana Sözleşmesine atıf yaparak Konsolosluk çalışanlarının evinin aranamayacağı söylendi. Fakat bu denli ağır bir olay yaşandığında Türkiye Cumhuriyeti’nde milletvekillerinin dahi dokunulmazlığı yoktur. Bu noktada Türkiye’nin çok daha net bir tavır takınması gerekirdi. Hafızamızda hükümete yakın bir vakıf olarak duran TÜRGEV’e 100 milyon Dolar bağış yapmış olan Krallık ile ahbap-çavuş ilişkisi tarzında geliştirilmiş olan bir bağ da olunca ister istemez hükümet ve Suudi Arabistan arasında bir pazarlık olduğu şüpheleri hepimizin aklına geliyor.

İktidar, 15 yıllık politikasında “Dünya 5’ten büyüktür!” diyerek Türkiye’nin haklının yanında olacağını belirten bir duruş sergiledi. Fakat bu olay, iktidarın güçlünün yanında mı yoksa haklının yanında mı olacağını gösteren turnusol bir testtir.

O açıdan Kaşıkçı meselesini çok kritik bir mesele olarak görüyorum. Ayrıca Türkiye’nin bu olayı yönetme şekli, Suudi Arabistan ile 2-3 yıldır olan ve derinden devam eden krize ve Ortadoğu’daki güç dengelerine kalıcı etkileri olan bir meseledir. Az önce de bahsettiğim ve ABD’nin başını çektiği, Suudi Arabistan, Mısır ve İsrail hattında en önemli unsur olan Suudi Arabistan’ın kriminalize olarak bu oyundan düşmemesi için özellikle ABD’nin, Türkiye’nin elinde olayla alakalı ne kadar bilgi olduğunu tespit etmeye çalışması, bunun Dünya siyasetine de etkisi olan önemli bir hadise olduğunu gösteriyor. Ben bu konuda süreci idare ederken hem istihbaratın hem de polisin tebrik edilecek düzeyde başarılı bir performans gösterdiğini düşünüyorum.

GazeteBilkent: Peki sizce, bahsettiğiniz “üzerine düşmeme” ABD ile yeni düzelmekte olan ilişkilere zarar vermemek için mi? Yoksa doğrudan Suudi Arabistan ile olan ilişkiler dolayısıyla mı?

Gültekin Uysal: Cumhurbaşkanı Başdanışmanlarından birisinin, “Bu meseleyi çok eşelemeyeceğiz.” demesinden hareketle Türkiye’nin doğrudan Suudi Arabistan ile olan ilişkileri sebebiyle, Kral ve veliaht prense dayandırmamak için meseleyi doğrudan belli bir sınır içerisinde tutma yolunu tercih ettiği anlaşılıyor. Bu, egemen bir yönetimin yapacağı bir iş değildir. Türkiye’de keyfi bir yönetimin, egemenliği değil de şahsi ilişkileri merkeze alarak alınan kararların en büyük göstergesidir. O yüzden bu vahşi cinayetin kanını ne Dolar siler ne de Riyal siler.

GazeteBilkent: Andımız meselesi var bir de. Sizin fikriniz nedir? Ve fark ettiyseniz andımız kaldırıldığında bu kadar tartışılmamıştı. Şu an ana akım medyada bu kadar konuşulmasını nasıl değerlendirirsiniz?

Gültekin Uysal: Tarih, milletlerin yarışı şeklinde cereyan eder. Türkiye’nin tarihsel gelişimi içerisinde bu noktaya gelmiş, uzun zamandır Türkiye Cumhuriyeti’nin her türlü imkânından azami düzeyde yararlananlar kimselerin Türkiye’nin değerlerini tartışma konusu haline getirmek yerine, Türkiye’nin önemli alanlardaki eksikliklerini kapatmaya yoğunlaşması gerekmektedir. Demokrasi ve hukuk alanındaki zayıflıkları, cumhuriyetin temel değerlerinden biri olan ve kendi milletinin potansiyelini ortaya çıkarma adına çok önemli bir yer teşkil eden fırsat eşitliğini, kamucu eğitim anlayışı içerisinde gelir ve eğitim adaletsizliklerini tartışmayı ve konuşmayı daha doğru bulurum. Ben Andımız’ın, hükümetin aksine, dışlayıcı ve insanları belirli bir kalıba sokmaya çalışıcı bir yapısı olduğunu düşünmüyorum. Her millet bu gibi ritüeller oluşturur. Bu da önünde ‘milli’ sıfatı bulunan Milli Eğitim’in oluşturduğu bir ritüel olarak değerlendirilmelidir.

GazeteBilkent: Rabia işaretindeki “tek millet” sembolünden hareketle “Türk milleti” kavramından rahatsızlık duymak bir çelişki oluşturuyor mu?

Gültekin Uysal: Ak Parti’nin iktidara geldiği andan itibaren yapmaya çalıştığı, tabelalardan T.C. ibaresinin kaldırılmasından tutun da cumhuriyetin yerleşik bütün değerlerine karşı, kurucu değerler de dahil olmak üzere, yanlış bir perspektif oluşturmaktır. Türk milleti kavramını etnik unsurların karşısında bir rekabet mefhumu olarak tarif ediyorlar. Bu çok yanlıştır. Bunu başkaları yapıyor olsa dahi hükümet mesuliyetine sahip kişilerin yapmaya hakkı yoktur. Türkiye’de hepimiz, özellikle Demokrat Parti olarak en büyük hedefimiz, coğrafyamızdaki farklı etnik yapıları kullanarak bölgeyi kaşımaya çalışan unsurların önünde durmak. 1924 Anayasası’nda yer alan “Türk” tarifi hepimizi çok memnun edecek bir tariftir. Dünya’nın daha üst kimliklerde buluşmak için bambaşka yollar aradığı noktada, Türkiye’nin elinde kalan ulus-devlet fikri en büyük merhem olmuştur. Geçmişte çözümü İslamcılık’ta ve Osmanlıcılık’ta aramışız. Ancak ikisi de başarılı olamamış. Dolayısıyla bu ulus-devlet fikrine iyi sahip çıkmamız lazımdır. Güzel bir tarif vardır, tarih bilmeyen diplomatlar yüzme bilmeyen dalgıçlara benzetilir. Tarih bilmeyen siyasetçiler de aynı konumdadır. Bu açıdan bakınca, bu meseleleri siyasi alan içerisinde iktidarın, milletin yakın geçmişini bir kavgaya dönüştürme çabasından vazgeçmesi gerekmektedir. Andımız konusunda iktidar, bu meseleyi bir kavgaya dönüştürdü. Bunu bir tartışma meselesi haline getirmek yerine iktidarın bu gibi hazinelerimizin değerini bilmesi gerekir. Tanzimat’tan itibaren sürece baktığımızda, vatandaşlık meselesinin ele alındığını ve tarihsel süreçte gelişme gösterdiğini görürüz. Andımız’a böyle bir tarihsellik içerisinde bakmazsanız bunu bir kavga unsuru olarak servis edersiniz. Böyle yapmak, yerli ve milli olduğunu iddia eden fakat Türkçü olmadığını söyleyen iktidarın bileceği iştir. Bizim temel bakışımız, Türkiye’nin tarihsel süreci içinden gelen değerleri tartışma konusu yapmamaktır.

GazeteBilkent: Son olarak, hem üniversiteli hem de liseye devam eden okuyucularımız adına bir soru soralım. İleride aktif siyasette rol almak isteyenler için tavsiyeleriniz nelerdir?

Gültekin Uysal:  Siyasete ilgisi olanlar bir yandan okumalı, diğer yandan da birey olarak hayata hazırlanmaya çalışmalılar. Üniversite çağında kendinize yakın gördüğünüz siyasi çevreler içerisinde iyi ilişkiler geliştirmeye gayret etmek çok önemlidir. Bunun yanında, Türk klasiklerinden başlayarak biyografiler, hatıratlar, tarih, coğrafya, ekonomi gibi disiplinler arası okumaları üniversitede tamamlamış olmak lazım. Çünkü ileride daha fazlasını yapmak için heyecan duysak da hayatın getirdiği meşguliyetler, hele ki siyasetin içerisinde, ister istemez size bazen engel teşkil ediyor. Biyografi okumak, o insanların pencerelerinden hadiseleri değerlendirmeye çalışmak, bir insana çok şey kazandırıyor. Siyasette tecrübe çok önemlidir. Tecrübe için de hatıratlar, biyografiler çok kıymetlidir.

Teorik alanda da, içinde bulunduğumuz iletişim çağında çok büyük kaynaklar var. Özellikle Bilkent Üniversitesi’nin kütüphanesi de bu mânâda çok büyük bir imkan. Kendilerine bir odak alan tayin edip o alana yönelik sistematik çalışma yapmaları lazım. Ancak çok okumakla, temelde aldığınız bilgileri daha anlamlı hale getirebilirsiniz. Bisikleti hareket ettirmek için belli bir enerji eşiğini geçmek gerekir. Düşünce dünyasını harekete geçirmek için de belli bir okuma eşiğinin üstüne çıkmak şarttır. Özellikle sosyal bilimciler en az 45 yaşından sonra ürün vermeli diye bir söylem vardır. Dolayısıyla belli bir bilgi birikimine sahip olmak siyasette büyük bir önem teşkil eder.

Meclis trafiğinde gazetemize zaman ayıran Gültekin Bey’e bu samimi söyleşi için çok teşekkür ediyoruz. Ayrıca röportajın derlenmesinde emeği geçen Politika Birimi editörümüz Yusuf Emre Dağcı’ya da şahsen teşekkürlerimi iletiyorum.

İlgili Yazılar