Gökkuşağının Sineması Kültür - Sanat

Gökkuşağının Sineması

Zamanında yaşamamış olsak dahi, her devrimin coşkusuna tanıklık etmek mümkün sinema sayesinde. LGBTI+ Onur Haftası’nı arkamızda bıraktığımız şu günlerde, gökkuşağının sinemaya olan etkilerini göz ardı etmek olmazdı. Neticede yıllardır süregelen bir devrim bu ve aslında hepimizi ilgilendiren türden. Yeri geldiğinde hepimiz savunduk aşkın gücünü. LGBTI+ mücadelesi aşkın her türünün, toplumsal kısıtlamalar dışında var olabileceğini gösteriyor, toplumsal cinsiyet normlarının yapmacıklığını elinin tersiyle itiyor. Ne de olsa hepimizin ortak paydası, aşk.

Burada paylaşamayacağım kadar zengin aslında LGBTI+ sineması, aşkın her rengini beyazperdede paylaşmaktan korkmayan güzel insanlar sağ olsun. Burada çokça severek izlediğim birkaçını paylaşmak isterim sizlerle.

*Okumaya devam etmeden küçük bir uyarı: Filmlerin içeriğiyle ilgili izlemeden öğrenmek istemeyeceğiniz bilgiler barındırması muhtemel*

Tangerine

“Dünya çok acımasız bir yer olabiliyor.”

Tabiki iPhone kamerasıyla çekilmiş olması bile başlı başına klasik Hollywood sinemasından ve hatta klasik Indie sinemasından ayırıyor Tangerine’i. Fakat bundan da öte cesur bir film Tangerine, alaycı ve hür. Trans karakterleri trans oyuncuların canlandırmadığı günümüzde Tangerine’in oyuncuları senaryoya dahi yardım etmiş, yönetmenle deneyimlerini paylaşmışlar. Bir yandan aşkın, bir yandan da sokağın öyküsü aslında bizlere sunulan. Önyargısız, basit ve tüm gerçekliğiyle sunulan iki trans kadının hayatı. Hem de birçok ülkede ana akım sinema salonlarında bile gösterilmiş. Trans bireyleri görmezden gelmeye alışkın olan günümüz koşulları için sevindirici bir haber!

120 Beats per Minute (Kalp Atışı Dakikada 120)

“Arkadaşlarımız ölüyor. Biz de ölmek istemiyoruz.”

1990larda Paris’te AIDS aktivisti olan “Act-Up” grubunu konu alıyor Kalp Atışı Dakikada 120. Hem devletin AIDS’e karşı olan mücadelesinin ne denli yapmacık olduğunu hem de dünyanın neresinde olursa olsun büyük bir değişimin öncüsü olmanın ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Sessizlik= Ölüm diyorlar, duymak istemeyenler yine duymuyor onları. Homofobinin getirdiği göz karartıcı nefret ölümü dahi meşru kılıyor. Ama baskının, nefretin olduğu yerde direnç her zaman var. En büyük direniş kaynağı ise sevginin ve dayanışmanın sıcaklığına tutunmak.

Summertime

“Bana elini ver.”

Paris 1971, kadın mücadelesi, canım kadın mücadelesi! Carole da feminist aktivistlerden bir tanesi ve yolları Fransa’nın taşrasından gelen Delphine ile kesişiyor. Delphine cinsel kimliğinden haberdar; fakat henüz kadın mücadelesinin gücünü keşfetmiş değil, Carole ise cinsel kimliğinden habersiz olarak kadın mücadelesini hayatının merkezine koymuş durumda. Bu iki kadın birbirlerini zamanla büyütüyorlar, karşılıklı olarak eksiklerini tamamlıyorlar. Erilin baskıcı dünyası her ne kadar onları engellemek istese de bir yolunu buluyorlar kendileri olmanın ve birlikte olmanın. Bir kadın tarafından çekilmiş, iki kadının aşkını anlatan bir film olması da bahsetmeye değer bir nokta. Sinemada sıkça karşılaştığımız “erkek gözü”nden çokça uzakta olan bir film. Yani heteroseksüel bir erkeğin beklentilerini karşılamaktansa, iki kadının aşkını tüm çıplaklığıyla ortaya koymaya odaklı.

Call Me by Your Name (Beni Adınla Çağır)

“Sen ve ben yıldızlara sahiptik. Bu yalnızca bir defa başına gelir insanın.”

Elio ve Oliver’ın aşkı kısıtlı bir mekan içerisinde başlıyor ve ilk başta Elio için merak ve hayranlıktan doğan bir şehvet çok daha tutkulu bir hal alıyor aralarında. Hiç konuşulmuyor iki erkek arasındaki sevginin doğruluğu veya yanlışlığı, yalnızca yaşanıyor. Her şey son derece olağan bir seyir izliyor, tıpkı olması gerektiği gibi. Beni Adınla Çağır, her zaman ekranlarda izlediğimiz heteroseksüel aşk hikayeleri “normalliğinde” karşımıza çıkıyor. Toplumun tutunmayı çok alışık olduğu “normal” algısını, öyle sakin, salt aşkla yıkıveriyor.

Carol

“Lütfen seni mutlu görmek için her şeyi yapacağıma inan.”

Günümüzde dahi kocaman bir tabu eşcinsel aşk, 1950lerde durumun çok daha kötü olabileceğini düşünmek pek de zor değil. Therese ve Carol böyle bir zamanda aşık oluyorlar birbirlerine, tüm dünyanın onlara karşı durduğunu bilirken hem de. İkisi de yalnız karakterler, kendi gibi olamamanın getirdiği kaçınılmaz bir yalnızlık var üstlerinde. Birbirleriyle oldukları zaman ise herkes, her şey onların ayrı olması için çalışıyor. Dolayısıyla ikisi de olmadıkları biri gibi davranmaya zorlanıyorlar. Yalnız birbirlerinin yanındayken hislerinden utanmadan, yanlış bir şey yaptıklarına inanmadan davranabiliyorlar. Carol yaşça büyük olduğu için dünyanın iki kadının aşkına karşı alabileceği sert tavrın oldukça farkında; fakat Therese bunu yaşayarak görüyor. Taksinin arkasında otururken kaldırımda el ele yürüdüğünü gördüğü o heteroseksüel çift gibi olamayacaklarını, Carol’ın elini herkesin içinde tutamayacağını görüyor. Yine de kendi gizli köşelerinde Carol’ın elini tutmayı seçiyor, herkesin ona karşı geleceğini bildiği halde.

 

 

 

İlgili Yazılar