Kuruluşundan 3. Selim’e Kadar Osmanlı’da Eksen Kaymaları Politika

Kuruluşundan 3. Selim’e Kadar Osmanlı’da Eksen Kaymaları

Dünyanın pek az toplumu Türklerin yaşadığı kimlik belirsizliğine sahiptir. İnsanların devletlerini nasıl tanımladıklarını öğrenmeye yönelik yapılan kamuoyu araştırmaları da bu iddiayı destekliyor; Avrupalılık ile Ortadoğululuk burada çatışan fikirler. Nispeten yakın zamanlarda Çin, Rusya, Hindistan ve İran gibi yükselen Avrasya devletlerine sempati üzerinden şekillenen Avrasyacılık da seçeneklere eklendi. Türkler tarih boyunca çok göç eden bir halk olmuşlardır, bugün bilebildiğimiz kadarıyla Çin’in kuzeyinden başlayan yolculuk Anadolu ve Rumeli topraklarında sonlanmıştır. Bu uzun yolculuk boyunca çok çeşitli halklarla etkileşime geçmişler, farklı kültürleri benimsemeye yatkın olmuşlar. Böylece farklı yer ve zamanlarda Şamanist, Budist, Musevi, Hıristiyan, Sünni ve Şii Türklere rahatlıkla rastlanabiliyor. Etkileşim içinde oldukları başat uygarlık açısından Türklerin tarihini belki de üç döneme ayırabiliriz. İlk dönem Türklerin henüz semavi dinlerle tanışmadıkları, Şamanist veya Budist inançları benimsedikleri, göçebe bir halk olarak çoğunlukla Çin ile ilişki içinde oldukları dönemdir. Ardından Türklerin çoğunun İslam’ı benimseyerek Ortadoğu Arap devletlerinin kültürel hegemonyasına girdikleri ve sonra bu uygarlık içinde başat konuma yükseldikleri dönem gelir. Üçüncü dönem Türklerin Doğu’yu geri kalmışlığın ve bağnazlığın kaynağı olarak görüp yüzünü Batı’ya döndüğü geç Osmanlı ve Cumhuriyet devirleridir. Erken ve klasik Osmanlı, geç Osmanlı ve Cumhuriyet devirlerini işlemeyi düşündüğüm bu yazı dizisinin ilk yazısında, erken ve klasik çağ Osmanlısının eksen kaymalarını ve siyasal çatışmalarını açıklamaya çalışacağım.

Osmanlı Devleti kurulduğunda İslam uygarlığının altın çağı geride kalmış ve Müslümanlar ortaçağa girmişti. Daha öncesinde Türkler Farabi ve İbn Sina gibi önemli düşünürler yetiştirerek felsefe ve tıp alanında İslam uygarlığına katkıda bulunmuşlardı. Fakat Bağdat ve Kurtuba gibi geçmişin görkemli şehirleri, artık eski şatafatlarına sahip değillerdi. Bilim ve felsefe sessizliğe gömülmüştü. Bu gerilemenin en önemli sebeplerinden birisi Moğol istilalarıydı. Moğollar acımasız süvariler olarak Bağdat’ı ele geçirdiler, halifeyi öldürdüler ve İslam uygarlığının en parlak kazanımlarını söndürdüler. Fakat Moğollardan önce de İslam uygarlığı gerilemeye başlamıştı. İslam’da özgür düşünceye ve akılcılığa savaş açan Gazali gibi düşünürler, devrin filozoflarına üstün geldiler. Memun ve Harun Reşid gibi bazı Abbasi halifelerinin de benimsedikleri akılcı Mutezile düşüncesi geriledi. Bilim insanları da tutucu Müslümanların gazabına maruz kaldı. Şiiliğin yayılmasına karşı Selçuklu hükümdarları tarafından kurulan ve halifelerce de desteklenen Nizamiye Medreseleri bilime ve felsefeye, dolayısıyla da özgür düşünceye pek az itibar tanıyordu. Hanbelilik gibi daha katı mezheplerin yayılmasıyla, köktendincilik yerleşti. Moğolların getirdiği maddi yıkım, ancak çorbanın tuzu oldu.

Osmanlılar da bir İslam devletiydi ve diğer devletlerin kaderinden azade değildi. İlk Osmanlıların Ortodoks Müslümanlar olmadıklarına dair birçok iddia var, ilk sultanların isimlerinin Kur’an’da geçmeyen isimler oluşu da bu iddialara gösterilen gerekçelerden biri. Buna göre “Osman” ismi o zamanlar “Otman” veya “Ataman” şeklinde kullanılıyordu, yani Osmanlı Devleti’nin ismini yanlış biliyor olabiliriz. Bu sultanlar Bektaşiler gibi heterodoks dervişlere hürmet göstermişler ve pek püriten bir yaşam sürmemişlerdi. Güçlü bir hoşgörü anlayışları vardı. Neredeyse hepsinin eşleri Hıristiyan kökenli veya Hıristiyandı ve devlet yönetiminde özellikle birçok Rum vardı. Dolayısıyla İslamlaşmanın daha geç bir tarihte yaşandığını söyleyebiliriz. Sofu olarak bilinen babasını bu örüntünün dışında bırakmakla birlikte, Fatih Sultan Mehmet’i bu sultanlar zincirinin son halkası sayabiliriz. Fatih, bugün birçok kişinin iddia ettiğinin aksine dindar veya koyu bir Müslüman gibi görünmüyordu. Sırp Despotu’nun kızı olan Fatih’in annesi Hüma Hatun Hıristiyandı ve Hıristiyan olarak kalmıştı. Fatih’in Yunanca, Latince, Sırpça ve belki Keldanice konuşabildiğini biliyoruz. Gentile Bellini’ye meşhur portresini yaptırmış ve sarayında dönemin ünlü sanat eserlerini toplamıştı. Huzurunda farklı dinlerin temsilcilerini tartıştırmayı severdi. Birçok açıdan bir Rönesans hükümdarıydı. İtalya’ya gösterdiği ilgiden de anlayacağımız üzere kendini Roma İmparatorluğu’nun varisi olarak görüyordu, dönemin klasikçi Rönesans zihniyetini yansıtan bir düşünce. Fakat 2. Bayezid tam aksi bir kişiliğe sahipti, bazı kaynaklara göre babasının dinsiz olduğunu söyledi ve portreleri pazarlarda sattırdı. 16. Yüzyılda din Osmanlı için çok daha merkezi bir yere sahipti, şeyhülislam nüfuzunu artırmıştı ve bir Hanbeli olan Mehmet Birgevi etkili propaganda yürütüyordu. Kanuni Sultan Süleyman medreselerin eğitim programında dini ilimlere daha çok yer vererek pozitif bilimleri dışladı. Bu esnada Avrupa’da çok önemli gelişmeler yaşanıyordu, ama Fatih’in aksine halefleri bu gelişmelere ilgisizdi. Osmanlılar çok mağrurlardı ve Batı’yı küçümsüyorlardı, oradan almaya değer bir şey olacağını zannetmiyorlardı. Ama bu, ilişkilerin hiç olmadığı anlamına gelmez. Osmanlıların Avrupa’daki en büyük rakipleri Habsburg İmparatorluğu’ydu. Bu dönemde reformasyon yaşanmıştı ve Avrupa’nın her tarafı iç çatışmalarla çalkalanıyordu. Osmanlılar Katolik olan rakiplerine karşı birçok ülkede Protestanları desteklediler. Özellikle kutsal üçlemeyi ve dolayısıyla İsa’nın tanrısallığını reddeden ünitaryenlere kolaylık tanınıyordu, İbrahim Müteferrika da bu mezhepten gelen bir Macardı. Fransa’daki Valois hanedanı da aynı Osmanlılar gibi Habsburglara karşı husumet besliyorlardı, böylece iki devlet arasında bir işbirliği zemini oluştu. Osmanlı donanması Nice şehrinin kuşatmasında Fransız donanmasına katıldı ve bir süre yakınlarda konakladılar. Osmanlı böylece Avrupa güç dengesinin bir unsuru oldu ve Halil İnalcık’ın deyimiyle Türkiye’nin Batı medeniyetiyle özdeşleşme süreci bu erken tarihte başladı.

Yine de bu diplomatik ilişkiler Osmanlıları idari veya sosyal bir reform yapmaya teşvik etmedi. Avrupa’daki gelişmeler takip edilmedi. İkinci Viyana Kuşatması’nın başarısız olması ve peşinden gelen yıkıcı savaşlar sonucunda ilan edilen Karlofça Anlaşması, Osmanlıların askeri üstünlüklerinin bittiğini gösteriyordu. Artık mağrur olunacak bir konu kalmamıştı. Böylece Batılılaşma askeri alanda başladı, askeri teknolojideki gelişmeler hep takip edilmişti ve Osmanlılar bunları benimsemekte istekli davranıyorlardı. Matbaa kuruldu, fakat bu bir erken doğumdu ve kısa süre sonra kapandı. Lale Devri’nde sosyal elitlerin zevk ve tercihlerinde kısmi bir Batılılaşma yaşandı ama bu çok sınırlıydı. Saray çevresinin “Gavur” adetlerini benimsemekteki bu isteği ve sefihçe yaşam tarzı, Patrona Halil İsyanı’na yol açarak Lale Devri’ni bitirdi. Reformcu sadrazam Damat İbrahim Paşa asıldı. Burada İdris Küçükömer ve Şerif Mardin gibi düşünürlerin geliştirdiği “çevre-merkez” ikiliğinin ilk örneklerinden birini görebiliriz; Batı adetlerini benimsemeye daha yatkın elitler ile dindar ve muhafazakâr halk kitleleri arasındaki kültürel çatışma. Burada çevrenin koruyucusu yeniçerilerdi. Yeniçeriler, devlete sadakatte kusur etmemeleri için bütün ailevi bağları kopartılan devşirme Hıristiyan piyadelerdi. Bunlar Müslüman ailelerin yanında yetiştirilir ve sonra devlet hizmetine alınırdı. Evlenmelerine ve başka bir ekonomik uğraş içinde bulunmalarına müsaade edilmezdi, sadece kul olarak devlet ve sultan için savaşırlardı. Tabi bu beklentiler ile gerçekler arasında zamanla gittikçe genişleyen bir açı farkı meydana geldi. Yasak olmasına rağmen birçok Türk ve Müslüman Yeniçeri Ocağı’na girdi. Yeniçeriler evlenmeye başladılar ve ocağın disiplini gevşedi. Bu gevşemenin neticesi olarak yeniçerilerin savaş meydanlarındaki hegemonyaları sona erdi. Belki de en önemli sorun Yeniçerilerin bozulan ekonomik durumları gerekçesiyle bir takım yan işler yapmaya başlamalarıydı. Yeniçerilerin birçoğu İstanbul’da esnaflık yapmaya başladı, yani yeniçeriler sadece esnafın koruyucusu değil, birçok durumda bizzat kendileri de esnaf oldular. Ocağın mevcudu çok genişlemişti ve bazıları sırf maaş almak için yeniçeri olarak kayıtlı görünüyordu. Devrinin en büyük düzenli ordusuna sahip olan Osmanlılar, İspanyol gümüşünün yarattığı enflasyonist dalga yüzünden ekonomik sıkıntılarla uğraşıyordu. Bu kadar askerin maaşını ödemek, devlet bütçesi için büyük bir problemdi. Tımar sisteminin bozulmasının arkasında nakit paraya duyulan bu ihtiyacın da bir etken olduğunu söyleyebiliriz. Böylece yeniçeri-esnaf ve çoğu durumda onlara katılan ulema ile medrese öğrencileri ittifakı, yerleşik bir çıkar grubu oluşturdular. Bu ittifak çoğunlukla esnafça kaygılardan mustarip olarak, ucuz Avrupa mamullerinin Osmanlı pazarına girişinden kaygı duyuyor olmalıydılar. Yeniçeriler daha sıkı bir disiplin ve birçok ayrıcalığın yitirilmesi anlamına gelen askeri bir reformu istemiyorlardı. Ulema ve medrese öğrencileri sosyal elitler arasındaki sefihliğin ve artan dünyeviliğin bir laikleşmeye yol açabileceğinden korkuyor olabilirlerdi. Dindarlığın muhafazakâr bir yorumunu dayatmak sonuçta ulemanın sahip olduğu ayrıcalıkları korumak ve sürdürmek için zaruriydi. Burada içinden birçok aydın çıkarmış ulema tabakasını bir bütün olarak yaftalamaktan kaçınmak gerekir, fakat genel örüntü buydu. Böylece bu üçlü ittifak, zaten reform yapmaya pek de istekli olmayan devlet adamlarının en küçük girişimlerini ekarte ettiler. İstanbul bir barut fıçısı gibiydi, her an bir ayaklanma çıkabilirdi. Trajik Genç Osman vakasında gördüğümüz gibi, padişahlar bile üçlü ittifakın gazabından kaçamıyordu. Kendileri zarar görmese bile, birçok sadrazamı isyancıları yatıştırmak için öldürmek zorunda kalmışlardı. Böylece yeniçeriler hem müthiş bir ekonomik külfet olmaya devam ediyor, hem de problemleri çözmeye yönelik her girişimi ve yeniliği şiddet kullanarak engelliyorlardı. İttifak, belki de tarihimizin en az bilinen dönemi olan 18. Yüzyıl boyunca hâkimiyetini korudu. Osmanlı, Ortaçağdan 2. Mahmut’a kadar çıkamadı.

İlgili Yazılar