Ankara Baro Başkanıyla Röportaj-I: Baroların Kapatılması ve Hakimlere HSK Baskısı Politika

Ankara Baro Başkanıyla Röportaj-I: Baroların Kapatılması ve Hakimlere HSK Baskısı

Ankara Barosu Başkanı Av.Hakan Canduran ile 2 Mart günü gerçekleştirdiğimiz sohbeti, yoğun okul programım nedeniyle gecikmeli de olsa, nihayet siz değerli GazeteBilkent okuyucularıyla paylaşabiliyorum. Çok mühim konulara değindiğimiz bu keyifli röportajın Çocuk İstismarı, Atatürk Orman Çiftliğinde Kurulması istenen Adliye Binası, Avukatlık Sınavı ve daha fazlasına değindiğimiz 2. kısmını da okumadan geçmeyiniz.(Buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz)

BARO NEDİR? NE İŞE YARAR? NEDEN KAPATILMAMALI?

Gazete Bilkent: İlk sorum tahmin edeceğiniz üzere “Türkiye sıfatının kaldırılması”. Barolar yakın zamanda bu konuyla gündeme geldi. Kamuoyu tarafından sıkı bir şekilde takip de ediliyor. Baroların hukuki statüsü nedir? Neden vardır? Hangi kanunlarda geçerler? Önemi nedir? Bununla başlayalım istiyorum.

Hakan Canduran: Şöyle başlamak gerekir ki Cumhurbaşkanı, sanki normal bir dernek veya vakfın kamu yararı gözetildiğinde adının başına Türkiye getirilmesi veya kamu yararı ortadan kalktığında kaldırılması gibi algılıyor ama mesele böyle değil. Bir kere biz Türk Ticaret Kanunu, Borçlar Kanunu gereğince kurulan dernek veya şirket değiliz. Kamu meslek kuruluşuyuz. Bu meslek kuruluşunun bir yasası var: 1136 sayılı Avukatlık Yasası. Ve bu yasanın içinde Türkiye Barolar Birliği ismi geçiyor. Ayrıca anayasanın 135. maddesinde, idare bölümünde, Türkiye Barolar Birliği ve barolar meslek kuruluşları olarak geçiyor. Sizin buralarda geçen, kanunla düzenlenmiş ve Anayasada yerini bulmuş bir kuruma bakanlar kurulu kararıyla “Türkiye” ibaresini kaldıracağınızı veya yerine tekrar sizin koyacağınızı söylemeniz hukuka aykırı. Cumhurbaşkanına yapılan yanlış bir bilgilendirme söz konusu. Zaten bizim de amacımız kendisine bunu anlatabilmek.

Fakat tabii tartışma Türk Tabipler Birliğinin Afrin operasyonuna ilişkin ortaya koyduğu bir deklarasyonla çıktı ve Barolar Birliği bu işin içine karıştı.Türk Tabipler Birliğinin yaptığı açıklama bir ifade özgürlüğü olarak kabul edilebilir, edilmeyebilir. Bunlar hukuki kavramlar. Ben kişisel olarak baktığım zaman içeriğinde Türk Ceza Kanununa bir aykırılık görmedim. Ama manevi yönden bakıldığında, Türkiye bir operasyondadır ve askerleri yurtdışındadır; tabii ki dikkatli konuşulması gerekir. Buna bir şey diyemem ancak buradan

Türkiye Barolar Birliğine atlanması, eski defterlerin açılmaya başlandığı izlenimini yaratmaktadır.

Peki, barolar niye var? Baro avukatların kurduğu, keyiflerince yaşadıkları bir yer değil. Türkiye’de 79 tane baro ve çatı örgütü olan Türkiye Barolar Birliği; avukatlık kanunu 76. maddesinde ifadesini bulan avukatlığı geliştirmek, avukatların önünü açmak, avukatların daha iyi hukuki hizmet vermelerini yardımcı olmak; aynı zamanda insan haklarını korumak, kollamak, hukukun üstünlüğünü sağlamak göreviyle donatılmıştır. Sonuçta baro -küçümsemek anlamında söylemiyorum ama- herhangi genel kanunla kurulmuş bir dernek değildir. Bakın “oda” bile değildir. “Meslek kuruluşudur”. Çünkü ayrı kanunu vardır ve her baronun kendi tüzel kişiliği vardır, şube dahi değillerdir.

Baro neden önemlidir biliyor musunuz? Bir kere avukatların daha avukat olmadan stajları barolarca yapılır. İkincisi, avukatların sicil dosyalarını barolar tutar. Üçüncü olarak, avukatların soruşturmalarını yani avukatlara karşı suç duyurularını barolar soruşturur. Eğer soruşturma ciddi bir anlam taşıyorsa baroların disiplin kurulları soruşturmasını yapar ceza verir. Barolar olmayınca bunların hiçbiri olmayacak. Barolara kayıt zorunluluğu kalmayınca, örneğin Ankara barosuna kayıtlı olmayan bir avukatın sicil dosyasını kim tutacak? Soruşturmasını kim yapacak? Veya bir stajyer avukat stajını nerede yapacak?

Eğer böyle bir şey düşünülüyorsa bu “hükümet avukatlığı” anlamına gelecek.

Dünyanın neresinde hükümet avukatlığı var? Hangi yüzyılda yaşıyoruz? 1940’lı yıllarda İtalya’da, Almanya’da denendi. Doğu bloğu ülkelerinden zamanında Bulgaristan’da denendi. Olmadı, yürümedi. Çünkü avukatlık bağımsızlık, özgürlük ve özerklik isteyen bir meslektir. Bir kamusal niteliği vardır; avukat kamu görevlisi olmamakla birlikte, yasa gereği kamu hizmeti ortaya koyan insandır. Siz avukatı devlete, Adalet Bakanlığına bağlarsanız; stajı devlet yaptıracak, sicili devlet tutacak soruşturma ve kovuşturmayı devlet yapacak… Hangi avukat burada özgür olup da savunmasını yapabilecek? Düşünün, İdare Mahkemesinde devlete karşı bir dava aldınız ve siz devlete bağlısınız, nerede özgürlük? Nerede bağımsızlık? Hâkime karşı biraz sert çıktınız, savunma özgürlüğünüzü kullandınız, hâkim hemen hakkınızda bir tutanak düzenleyip Adalet Bakanlığına verecek ve sizi orası soruşturacak. Bunun adı avukatlık olmaz. Bunun adı “devlet memurluğu” olur. O yüzden barolar oldukça önemli kurumlardır. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın her ülkesinde böyledir. Adaleti temsil eder. Bağımsız savunmayı temsil eder. Bu sebeple “baroları böleceğiz, isteyen istediği gibi baroya üye olsun, isteyen istediği baroyu kursun” denilemez.

Diyelim ki bu denilen barolar kuruldu, marjinal gruplar baro kurduğunda ne yapacaksınız? Yani terör örgütleri barolar kurmaya kalksa ne yapacaksınız? Birtakım cemaatler, FETÖcüler baro kurmaya kalkarsa ne yapacaksınız? Bu, bir meslek örgütü olmaktan çıkıp devlete karşı örgüt ve hizipleşmeyi getirir.

Ankara Barosunu şu anda hükümetten farklı görüşteki insanlar yönetiyor olabilir. Ama biz hiçbir meslektaşımız için “şu düşüncededir, bu düşüncededir o zaman şöyle davranalım” diye bir tutum içinde olmadık. Biz kendimizi bütün meslektaşlarımızın yanlarında olmaya ve sorunlarını çözmeye adadık. Ama siz hükümet olarak hukuksuzluk yaparsanız 76. maddenin bize verdiği yetkiyle tabi ki konuşacağız. Buna da “hukuk siyaseti” deniyor. Hukuku ben konuşmayacağım da Ayakkabıcılar Federasyonu mu konuşacak? Tabii ki ben de konuşacağım, onlar da konuşacak ama asıl hukukun temelini bilen avukatlar konuşacak ki bir yerde hata yapıldıysa dönülsün.

Türkiye Barolar Birliği ve Barolar her döneminde devletin yanında oldu, hiçbir zaman devletin karşısında olmadı. Bakınız, devlet farklı hükümet farklı birer kavramdır.  Hukukun çöktüğü yerde devletin çatısı da çökmüş demektir ve o çatı hepimizin üstüne düşer.

Fakat hükümet şöyle bir tutum takınıyor: “Benim gibi düşünmüyorsan sen milli değilsin, şu değilsin, bu değilsin…”.Hayır! Zaten, ben o, bu değilim. Ben hukukcuyum ve avukatım. Avukatlığın getirdiği bilinçle hareket ediyorum.

Bunların hepsini bir kenera bırakıyorum; Türkiye Barolar Birliği sağlık yardımında devletin görevini üstleniyor. Yüz dokuz bin avukat kendi ceplerinden harcayıp vekaletnamelere yapıştırdığı pullarla dünyadaki en önemli dayanışmayı sağlıyor. Şöyle ki, pullardan alınan bu para stajyer avukatların yetiştirilmesi için harcanıyor, sağlık problemi yaşayan avukatların sağlık problemlerini çözmek için kullanılıyor. Bugün yüzlerce hastane ile Türkiye Barolar Birliği anlaşmalıdır. Herhangi bir meslektaşımız hiçbir ek prim ödemeden hastaneye yattığı an, anında Barolar Birliğinden hastaneye ödeme yapılmaya başlanır.Peki bu olanağı devlet verebiliyor mu? Veremiyor. Yüz dokuz bin avukat demek 600-700 bin kişilik bir aile demek. Türkiye Barolar Birliği bu 600-700 bin kişilik aileye bakıyor. Onların sağlık problemlerini hallediyor. Her yıl 20 bin genç stajyerin staj yapmasını sağlıyor. Tüm bunlar gidince ne olacak? Avukatlara bu hizmeti devlet mi verebilecek sanıyorsunuz? Hayır, bu olmayacak. O yüzden Türkiye Barolar Birliği ve barolar bu konumlarını korumak zorundadırlar. Zannediyorum bunu da hükümet anlayacak ve ona göre hareket etmek durumunda kalacaktır.

 

ANKARA BAROSUNDA SEÇİM OYUNLARI

Gazete Bilkent: Tüm bu gündem aslında siyasetten çıkıyor, siyasetin malzemesi de oluyor. Ama sadece Türkiye siyasetinin değil yaklaşan seçimlerle baroların da siyasetine konu oluyor. Son yönetim kurulu toplantınızdan hemen önce yönetim kurulundan sekiz kişi size karşı bir bildirge yayınlayıp sizi olan biten karşı susmakla suçladı. Bu yaklaşan seçimin hissettirdiği bir rekabet midir? Yoksa başka bir çatırdama mıdır?

Hakan Canduran: Ben şunu söyleyeyim size: O gün yönetim kurulu toplantısı yapılacaktı ve önceki dönem başkanlarımızdan Sadık Erdoğanın cenaze töreni vardı. Ve bu açıklama, törenin yapıldığı sırada yapıldı. Hemen sonrasında yönetim kurulu toplantısı vardı ve bu konular zaten görüşülecekti. Ben Ankara Barosu Başkanı olarak görevimi her zaman layıkıyla yapmak için elimden geleni yaptım. Hiçbir zaman da sessiz olmadım. Sonuna kadar hukukun, avukatların ve vatandaşın çıkarı için bas bas bağırdım. Önümüzde bir seçim olabilir. Ama ülkenin, baroların bir arada, bir bütün halinde olması gerektiği bir dönemde bir kısım arkadaşlarımızın sırf seçim uğruna Ankara Barosu çatırdıyor görüntüsü vermesi tüm barolarca ve avukatlarca çok kötü karşılandı. Bu dönemde biz; birbirimize her koşulda sarılmalıyız ve birlikte olmalıyız derken Ankara Barosu gibi en önemli barolardan biri, en çok sesi çıkan barolardan biri ne yazık ki bölündü görüntüsü ile kamuoyuna yansıtıldı. Baro seçimi ayrıdır ama avukatların bir arada dik durması ayrıdır.

Türkiye Barolar Birliğinin ortadan kaldırılması gibi önemli bir sorun, en önemli sorun varken hangi koltuğun kavgası? Belki yarın koltuk bile olmayacak. Bu ortamda koltuğun kavgasına girmek bence düşündürücü.

Tabii ki seçimdir, herkes seçim için bir çalışma başlatabilir ama seçimin taktiği Ankara Barosu Başkanını, Ankara Barosu Avukatlarını ve Türkiye Barolarını zor durumda bırakarak yapılamazdı. Zaten avukat meslektaşlarımız da gerekli tepkiyi gösterdiler. O anlamda, oldubitti diye geçiştireceğimiz bir şey olarak görmek arzusundayım. Umuyorum tekrar bu tip davranışlar olmaz. Herkes aklını başına alıp birlik ve bütünlüğü bozmayacak görüntü verir.

24 Şubatta Gerçekleştirilen “Türkiye Barolar Birliği ve Barolar ve Türkiye’dir” Buluşması

Gazete Bilkent: 24 Şubatta Avukatlar olarak Ankara’da toplandınız, bunun öncesinde ise milletvekilleriyle bu konuyla ilgili bilgilendirme amaçlı bir araya geldiğinizi biliyorum. Ne gibi dönütler aldınız?

Hakan Canduran: Çok iyi bir noktaya değindiniz. Bu konu mecliste de tartışılması gereken bir konuydu. Sadece belli bir partinin milletvekilleriyle görüşme talebinde bulunmadım. Hiçbir siyasi amaçla yapmadık bunu. Her partiye ulaşmaya çalıştım. Ama ne yazık ki iki parti benimle görüşmeyip uzak durdular, görüşmekten çekindiler. Biz yüz yüze görüşemeyiz telefonla ararız dediler ama hiçbiri beni aramadı. Görüştüğüm milletvekillerinin hepsi avukat kökenli. Onları 24 Şubata da davet ettim. “Lütfen gelin birlikte olalım, çünkü siz bugün milletvekiliyseniz bunun en büyük sebeplerinden biri avukat olmanızdır. Avukat olduğunuz için oradasınız. Toplum önderi olduğunuz için sizi milletvekili seçtiler.” demeye çalıştım. Sağ olsun yine üç partimizin milletvekilleri benimle ciddi şekilde görüştü. Bir kısmı da 24 Şubattaki toplantıya geldiler ve bize destek oldular. Bu önemliydi.

Gazete Bilkent: Üç parti hangi partilerdi?

Hakan Canduran: Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti, HDP. HDP milletvekilleri gelmediler ama kendileriyle telefonda görüştüğümüzde bölünmeme konusunda bizimle birlikte olduklarını söylediler. Ama Milliyetçi Hareket Partisi ve AKP hiçbir diyaloğa giremedi ne yazık ki. Ki ben Ankara Barosu Başkanı olarak aradım onları. Bir hukuk kurumunun temsilcisi olarak aradım. Keşke benimle görüşmeyi arzulasalardı ama olmadı.

 

HAKİMLER KARAR VERMEDEN HSK’YA SORACAK!

Gazete Bilkent: Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Müdürlüğünün terör soruşturmaları bakımından dağıttığı kitapçıkta yer aldığı iddia edilen bir ibare var: “Görevden alınan, tutuklanan hâkimlerle ilgili vereceğiniz kararlarda Hakim Savcılar Kurulundan görüş almadan irade oluşturmayınız.” Ne dersiniz?

Hakan Canduran: Onu daha okumadım. Eğer böyle bir ibare varsa bizim uzun süredir söylediklerimizin gerçek olduğu ortaya çıkacak. “Bu ülkede yargı bağımsız değil, artık güçler ayrılığı yok, hukukun tabutuna çivi çaktınız.” dedik. Sayın bakan kızıyor bize bunları söylediğimiz için, peki eğer bu kitapçıkta -okuyacağım- eğer böyle bir şey varsa söylediklerimde haklı çıkmıyor muyum? Hani bağımsız yargı vardı? Hani hâkimler vicdanlarına göre, kanuna ve hukuka göre karar verirlerdi. Hayır, “bana soracaksın” diyor. ”Ben izin verirsem tahliye edeceksin. Ben izin verirsem tutuklayacaksın.”. Bu hangi hâkimlik teminatına, hangi bağımsızlığa, hangi güçler ayrılığına uyar? Hiçbirine uymaz. İşte biz bunlar olmasın istiyoruz. Hâkimler vicdanlarıyla karar versin.

Hâkim HSK’ ya soracak, HSK’daki hâkimler “tutuklamaya devam et” ya da “onu serbest bırak” diyecekler. Peki, şimdi yargılamayı kim yapmış olacak?

Evet, eğer yeterli delil toplanmışsa tabii ki yargılayıp tutuklayabilirsin. Buna itirazımız yok. Esasa ilişkin hiçbir beyanımız yok. Biz hep usul konuşuyoruz. Çünkü dosyanın içeriğini bilemeyiz. Şahısta bylock var mıdır? Bilmem nereye para yatırmış mıdır? Bilmem kimle görüşme yapmış mıdır? Bunu biz bilmeyiz. Ama usulü biliriz. Usuller ne der: Savcı soruşturmasını yapar. Aleyhe deliller varsa iddianame tanzim eder. O iddianame mahkeme tarafından ciddi görülürse iddianame kabul edilir ve kovuşturma açılır. Kovuşturma açıldıktan sonra mahkeme heyeti yargılamayı yapar. Yargılama esnasında tutukluluğa gerekli olduğunu düşünülürse ve delil durumu onu gerektiriyorsa tabi ki tutuklamaya karar verilir. Ama dosyada yeterli delil yoksa da hiçbir insanı amaçsız bir yere cezalandırmak için tutuklu halde tutamazsınız, yargılayamazsınız. HSK’ya sorulması halinde yargılamayı bağımsız mahkemeler yapmıyor. Dediğim gibi kitapçığı inceleyemedim. Ama bu söylediklerim kitapçığın içeriğinde varsa söylediklerimde yüzde yüz haklı çıkarım. Hiç kimse çıkıp da bana siyaset yapıyorsun demesin. Çünkü bu anlattıklarımız siyasetse hukuk siyaseti.

Söyleşimizin devamına yarın ulaşabilirsiniz.

İlgili Yazılar