The Fall veyahut Düşüş Kültür - Sanat

The Fall veyahut Düşüş

The Fall veyahut Düşüş (2006), Tarsem Singh’ın imzasını taşıyan bugüne kadarki en başarılı filmi fikrimce. Bu yönetmeni, dizi sevenler The Wizard of Oz’un oldukça eğlenceli ve çok daha karamsar versiyonu olan Emerald City’den tanıyabilirler. Yarıda kesilmiş olmasına karşılık yine de oldukça sevilesi bir iş olduğunu da düşünüyorum bu dizinin. Ayrıca R.E.M.’in “Losing My Religion” şarkılarının muhteşem videosu da yine kendisinin elinden çıkmış. Bu nedenle The Fall’u izlerken kesinlikle büyük beklentilerle oturmuştum koltuğa, Tarsem ise beni hayalkırıklığına uğratmadı.

Kaçıncı defa olursa olsun izlemek isteyenler için şarkının videosunu da buraya bırakıyorum.

Film, gerçekliği çarpık ve zamanın durmuş olduğunu hissettiren bir hastanede geçiyor ilk bakışta. Burada kolunda alçıyla Alexndria ile tanışıyoruz. Gülen yüzüyle ziyadesiyle sevimli görünse de aynı zamanda haylaz olduğu herkesçe biliniyor. Bu sırada çok da mantıklı olmayan bir dublörlük numarası yaparak paralize olan Roy ile tanışıyor Alexandria. Roy ona kendi hayatından yola çıkan bir hikâye anlatmaya başlıyor. Siyah haydut olarak kendisi, bir hintli, bir anarşist, bir afrikalı ex-köle, Charles Darwin ve maymunu Wallace ile, hepsinin intikam almak için yemin ettikleri Odius’a karşı savaşmak için yola çıkıyorlar. Bu sırada intihara eğilimli olan Roy, Alexandria’dan kendisi için morfin çalmasını istiyor. İntihar girişimleri ise başarısız oluyor. Kendisi için tekrar ilaç almaya gittiği sırada Alexandria düşüyor. Hastanede yatarken de hikâyeyi bitirmesini istiyor Roy’dan. Ağlayarak bitiriyorlar hikâyeyi.

Film, aslında iki faklı ama birbirine bağlı olay örgüsüyle ilerliyor. Bunlardan birincisi hastanenin hastalıklı uzamında geçiyor, diğeri ise Alexandria ve Roy tarafından yaratılıyor. Roy hikâye anlatıyor, Alexandria da onu hayâl ediyor. Ancak ikisi her zaman ortak paydada buluşamıyor. Alexandria yabancı olduğundan ve harika bir İngilizcesi olmadığından, Roy’un bazı yerlerde ağır kelimeleri Alexandria için anlaşılmaz oluyor. Örneğin, Alexandria’ya bir kızılderili anlatmaya çalışsa da Roy, Alexandria bir “Hintli” (Indian) anlıyor ve kavuklu bir ağabeyi çıkartıyor izleyenlerin karşısına. Bu iki uzamda da Roy ve Alexandria arasındaki fark çok bariz tabii. Roy kendi acıları arasında kahrolup başkalarının gözünde dalga konusu olduğundan kendisini hayal kırıklığına uğratmış bir birey. Hâlbuki Alexandria’nın gözlerinin içi gülüyor. Etrafını oldukça az anlıyor ama aynı zamanda anladıklarının ayrı bir derinliği var, başka renkleri görüyor etrafından. Aşağı yukarı tamamen pastel renklerden oluşan iç karartıcı bir 1. Dünya Savaşı hastanesi görüp, neon labirentlerle donatılmış, çarpıcı bir dış dünya hayal edebiliyor. Sıkça rastladığımız bir zıtlığı sergiliyor: Masumiyet ve yozlaşmışlık. Ardından da masumiyetin kayboluşu.

Aslında masumiyetini kaybettiğini söylemek tam olarak doğru olmaz küçük kızımızın, aksine o Roy’u değiştiriyor. Onu değiştiriyor çünkü hayatının sadece ona ait olmadığını gösteriyor. Onu kendi “korkaklığıyla” yüzleşmeye zorluyor.

Düşüş’ün hikâyesini “tembel” olarak nitelendirenler var ne yazık ki. Ancak bu kişilerin bile aksini söylemeyeceğini düşündüğüm bir şey varsa o da filmin görselliğinin fazlasıyla harika olduğu. Hatta ben bir adım daha öne gidip gerçek bir görsel labirent olduğunu iddia edeceğim. Öyle ki filmi izlerken neyin orijinal, neyin işlenmiş olduğunu sorguladığım çok oldu. Aynı zamanda sürekli bir renk değişimi olması beni fazlasıyla şaşırttı. Sahnelerin verdikleri hissiyat, uzamdaki değişimden dolayı çok farklıydı çünkü. Sonra biraz araştırınca bunun hiç de rastlantı olmadığını keşfettim. Film tam olarak yirmi sekiz farklı yerde çekilmiş, gerisini siz anlayın. Ayrıca karakterlerin kişilikleriyle özdeşleşen kostümleri de ayrıca fazlasıyla çarpıcıydı. Yine araştırmalarım sonucu öğrendim ki Eiko Ishioka kostüm tasarımlarıyla uğraşmış. Yeteneği ve fazlasıyla absürt tasarımlarıyla ün salmış, hatta Björk’ün videolarını çekmiş bir kişiden de daha azını beklemezdim.

Tasarımlardan bir örnek

Uzun lafın kısası, gerçekten kalbimi kazandı “The Fall”. Hatta bir filmi izliyor gibi hissetmediğimi fark ettim. Daha çok üstüne düşündükçe hareketlenen, canlanan bir hayvanı izlemek gibiydi. İki gözü farklı renkte bir hayvan olmalı tabii. Biri Roy için acı bir kahverengi, biri de Alexandria’nınkiler gibi parlak mavi…

Alexandria

 

Görseller:

https://www.moviestillsdb.com/movies/the-fall-i460791/201cb443

http://www.ptsnob.com/2013/03/2013-blind-spots-series-fall-2006.html

Kaynaklar:

https://www.theguardian.com/film/2009/jan/24/the-fall-dvd-review

http://www.ptsnob.com/2013/03/2013-blind-spots-series-fall-2006.html

https://www.rogerebert.com/reviews/the-fall-2008

Düşüş – The Fall

İlgili Yazılar