The Lobster: Ya Bir Çiftsiniz Ya da Başıboş Bırakılmış Bir Hayvan Kültür - Sanat

The Lobster: Ya Bir Çiftsiniz Ya da Başıboş Bırakılmış Bir Hayvan

Toplumsal kurallar mı? Boş versene. Ya insan olmanın sıkıntılarından ve geleneksel ilişkilerin ikiyüzlülüğünden yeterince bıktıysak? Birini yeterince sevmek artık ona bir ömür katlanmayı gerektirmiyorsa? Ya bütün bu öğretilenler koca bir yalansa?

Yunan asıllı yönetmen Yorgos Lanthimos, ilk kez ülkesinin sınırlarının dışına çıktı ve Hollywood’un en gözde oyuncularıyla distopik bir simülasyonun kapılarını araladı. Gitgide alıştığımız sözde modern düzenin tek tip insan yaratma kuramına karşı çıktı. Colin Farrell, Rachel Weisz, Ben Whishaw, Jessica Barden’ı aynı kadroda birleştirerek algıların çok ötesinde bir sanat filmi sundu.

Yorgos Lanthimos, kendi zamansız dünyasını; partneri ölen ya da terk edilen, yani bir şekilde “çift” statüsünden çıkan bireyler üzerinden ekrana taşıyor. Bekar veya yalnız olmanın ölümcül bir günah kadar yasak olduğu bir dünya… Bir partner kazanmak için sadece 45 gününüz var. Bir otele yerleşip orada 45 gün boyunca hem var olmaya hem de kendinize yeni bir eş bulma mecburiyetiyle hayatta kalmaya çalışıyorsunuz. Bunun sonucunda ya otelde daha fazla kalmayı garantiliyor ya da başarısızlıklarınızın karşılığında önceden seçtiğiniz bir hayvana dönüştürülerek ormana bırakılıyorsunuz. Kimin hangi hayvanı neden seçtiği konusu ayrı bir pencere tabi. Bu hem insanların kişilikleri hem de hayvanlarla olan benzerliğimiz-ilişkimiz konusunda bizlere aydınlatıcı bilgiler veriyor.

Film, eşi tarafından terk edilen David’in daha önce köpeğe dönüşmüş olan kardeşi ile otele gelişiyle başlıyor. Unutmayın, toplumdaki etiketlerle çizilen resme uygun bir çift değilseniz asla tamamlanmış sayılmıyorsunuz. Birisi ile çift olmak için yüzeysel benzerliklere fazlasıyla ihtiyacınız var. Absürt bir dünyada hem derin yalnızlığın hem de yüzeysel insan ilişkilerinin beyaz perdeye aktarılmasına şahit oluyorsunuz. Yönetmene göre senaryoyu oluşturan şey: ‘‘Eşi olmayan insanların birer parya hatta birer hayvan gibi değerlendirildiği bir dünyadaki yansımaları. Karakterler potansiyel eşlerine yeterliklerini ispat etmek için çok uzun mesafeler kat ediyorlar.” Fakat herkes uyumluluk konusunda acınası bir halde…

Aslında film genel hatlarıyla şu iki soruyu tartışıyor: İlki, birisi ile çift olmanız toplumda resmedildiği gibi yüzeysel benzerliklerinizin birebir örtüşmesinden mi geçiyor? İkincisi, ancak ve ancak o resme uygun giyindiğiniz de mi toplum sizi yalnızlık kisvesinden uzakta tutuyor?

Kendi adıma itiraf etmeliyim ki filmin bazı yerlerinde acı acı gülmek zorunda kaldım. Her ne kadar sıradan distopik bir film izliyor gibi görünseniz de kendi çıkarı için başkalarının hayatını hiçe sayan bireyler sizi hemen gerçek dünyaya kavuşturuyor. Bir hayvana dönüşmemek için karşısındaki kişiyle ortak özelliği varmış gibi davranan karakterler aslında günümüz ilişki yapısını çok net ortaya koyuyor. Diğer yandan günlük hayatta kimse hayvana dönüşmüyor olsa bile bu durumu hayatımızdaki toplumsal baskıların bir ürünü olarak gözlemlemek de mümkün. Her ne kadar görmek istemesek de toplum, ilişkilerimiz üzerinde kabul ettiğimizden daha fazla söz sahibi.


Kısaca, “özümüz kötü” diyor film. Finale yaklaştıkça, zihinlerimizde sürekli olarak beliren, mutluluğun ‘’birliktelikten’’ geçtiği ve hayat amacımızın, doğduğumuz andan itibaren ‘’hayatımızın partnerini’’ bulmak olduğu ibarelerinin artan yansımalarına şahit oluyoruz. Simülasyonu, yani filmi tamamladığınızda; bu dünyanın sizi ne denli sahte kurallarla sıkıştırıp yaşamaya zorladığının belki bininci kez farkına varıyorsunuz. Bekarsanız inatla neden yalnızlığa doğru itildiğinizi; evliyseniz içinde bulunduğunuz zorlayıcı kuralları çözümlüyorsunuz.

İyi seyirler!

 

Fotoğraflar ve Kaynaklar:

http://www.grandcinema.com/files

http://www.listefilm.com/wp-content/uploads/2016/01

http://img.wennermedia.com/social/rs-240540-TheLobster

https://i.pinimg.com/originals

 

İlgili Yazılar