Ahmet Say ile Sanat ve Siyaset Üzerine Bir Söyleşi Kültür - Sanat

Ahmet Say ile Sanat ve Siyaset Üzerine Bir Söyleşi

Ahmet Say, ünlü piyanist Fazıl Say’ın babası olmasında öte, bu ülkenin yetiştirdiği önemli müzik yazarlarından ve edebiyatçılardan biri. Her şeyden önce bir aydın. Yakın dönem olaylarına yakından tanıklık etmiş; Türk siyasi ve yazın tarihine isimleri kazınmış birçok yazar ve aydın ile yakın dostluklar kurmuş; bu ülke için, insanlık için yaşamış bir isim Ahmet Say. Dolu dolu bir hayat sürmüş, hayat gayelerini büyük ölçüde yerine getirmiş… Milliyet Yayınları Roman Yarışması birinciliği ve TRT Öykü Yarışması birinciliğinin yanı sıra daha birçok edebiyat yarışmasında da dereceleri var. Ayrıca 28. Ankara Uluslararası Film Festivali “Sanat Çınarı” ödülünün sahibi. 

 Uzun yıllardır Ankara’da yaşıyor Ahmet Say, şehirdeki sanatsal ve kültürel etkinliklere elinden geldiğince katılıyor, ayrıca Evrensel Gazetesi’nde haftalık köşe yazıları yazıyor. 

Kendisiyle Ankara Gaziosmanpaşa’daki evinde, çok keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Öncelikte, bizleri kırmayıp söyleşi teklifimizi kabul ettiği ve bizlere evinin kapılarını açtığı için Ahmet Bey’e ve eşi Handan Hanım’a teşekkürü bir borç biliriz.  

      

Okurlarımızın sizi sizin ağzınızdan tanıması için, kısa bir özgeçmiş isteyebilir miyiz sizden?   

Müzik yazarı ve müzik eleştirmeniyim. Ama roman ve hikâye kitaplarım var, yani biraz edebiyatçı da sayılabilirim. 1935 yılında İstanbul’da doğdum; babam Fazıl Say, dönemin tanınmış bir matematikçisi, annem Nüzhet Say ise felsefe öğretmeniydi. Küçük yaştan başlayarak özel piyano dersleri aldım ve sonra İstanbul Konservatuvarı’nda birkaç yıl piyano ve teori öğrenimi gördüm. Liseye geçtiğimde bu iki okulu birden yürütemeyeceğim için konservatuvarı bıraktım. Liseyi bitirdikten sonra 1954’te Almanya’ya giderek gazetecilik öğrenimi yaptım, 1960’ta yurda döndüm. Yurdumuzun birkaç müzik yazarından biriyim.

“Ağaçlar Çiçekteydi” adlı anılar kitabınızda, Almanya’daki öğrenim dönemini de anlatıyorsunuz. Almanya yılları size neler kattı?

Almanya’daki 1954 ile 1960 arasında öğrencilik yıllarımda, pek de varlıklı olmayan yaşlı bir müzikolog ve orkestra şefinin evinde pansiyoner olarak kaldım, adı Kurt Köhler’di; onunla dünya ahvali üzerine sohbet ederdik. Bay Köhler bana, Anadolu’nun müzikal varlığının çok zengin ve değerli olduğunu, bir Türk olarak yurdumun müzik kültürüne eğilmem gerektiğini söylerdi. Yurda dönünce kısa bir süre İstanbul’daki yayınevlerinde çalıştım; sonra Bingöl’e giderek orada üç yıl öğretmen olarak görev aldım, bir yandan da Almanya’dan getirdiğim pilli teyple halk müziği derlemeleri yaptım.

Bingöl’de yaşadıklarınızı, edindiğiniz deneyimleri ve bilgileri yazmanız konusunda sizi yüreklendiren kişinin Orhan Kemal olduğunu belirtiyorsunuz anılar kitabınızda. Orhan Kemal’le nasıl tanıştığınız, dostluğunuz nasıl gelişti?

Bingöl’den İstanbul’a döndükten sonra çarpıcı doğasıyla ve son derece yoksul insanlarıyla Bingöl izlenimlerimi herkese anlatıp duruyordum. Yakın arkadaşlarım da bu birikimi yazmamı söylüyordu, ama yazmayı gözümde büyütüyordum. Orhan Kemal’in arkadaşı olan eski bir ağabeyim, beni Cağaoğlu’nda Orhan Kemal’ın sıkça gittiği bir kahvehaneye götürdü, onunla tanıştırdı. Böylece ona Bingöl’ün doğasını ve insanını anlattım. Beni ilgiyle dinledi Orhan Kemal ve “Yazsana bunları!” dedi. Ben de açık yüreklilikle “yazmak isterim, ama nasıl yazacağımı bilmiyorum” dedim. “Bana nasıl anlattıysan aynen öyle yaz! Sakın edebiyat paralamaya kalkma!” dedi. Onun bu öğüdüne uyarak içimden geldiği gibi, yalın bir anlatımla Bingöl’ün ilginç doğasını, bu dağ köylerinde yaşayan insanları ve gözlemlediğim olayları yazmaya başladım. Bingöl’ü konu alan ilk iki hikâyem ödül aldı, ardından Milliyet gazetesinin 1970’li yıllarda açtığı roman yarışmasında da başarılı olunca romanım Kocakurt ve Bingöl Hikâyeleri Milliyet Yayınları tarafından yayımlandı.

 “Ağaçlar Çiçekteydi” adlı anılar kitabınızda Köy Enstitüleri’ne de değiniyorsunuz. Bu konudaki görüşlerinizi anlatır mısınız? Köy Enstitüleri hareketi sürdürülseydi yurdumuzda ne gibi değişiklikler olurdu?

Yurdumuzun temel sorunu “Aydınlanma”dır. Köy Enstitüleri, kırsal kesim insanımızın aydınlanması amacıyla köy çocuklarını iş eğitimi kavrayışı içinde yetiştirip sonra kendi köyüne öğretmen olarak gönderiyor ve onların köy kalkınmasına öncülük etmesini sağlıyordu. Bu eğitim hareketi sürdürülseydi, öğretmensiz köy, aydınlanmamış köylü büyük ölçüde ortadan kalkar, temel toplum sorunumuz da büyük ölçüde çözümlenmiş olurdu.

1960’lı yıllarda arkadaşlarınızla haftalık Türk Solu dergisini çıkardınız. Yazı işleri müdürü olduğunuz dönemde kısa bir süre Ulucanlar Cezaevi’nde hapis de yattınız. O günleri ve Türk Solu serüveninizi anlatır mısınız?

Türk Solu, dönemin ilgi çeken bir “Gençlik dergisi”ydi. Evet, bir haber yüzünden Ulucanlar’da yedi ay kadar hapis yattım. Türkiye’de gazetecilerin hapse atılması olağandır. Benim başıma geldi diye kıyamet kopmadı. Bu sayede hapishane gerçekliğini anlatan yazılar, kitaplar yazdım. “Deneyim” denen şey insanı olgunlaştırır…

Ödül de alan Kocakurt adlı romanınızın genel çizgileri sanıyorum bu hapishanede ortaya çıktı…

Evet, bizim koğuşta Kocakurt lâkaplı, dolandırıcılıktan yatan bir mahkûm vardı. Onun toplumda her yere dalıp çıkan dolandırıcılık serüvenlerini anlatırken 1960’lı yılların Türkiyesi’ni, köylüsü, kasabalısı, büyük kentlerin serseri ve bıçkınlar çevresiyle, hatta dolandırdığı İstanbul sosyetesinin hanımlarıyla da anlattım. İlginç ve pek bilinmeyen yönleriyle ülkemizin sosyal yapısını veren bir roman çıktı ortaya. Böyle bir görünümü sergilemek, aslında bir “toplum eleştirisi”ni ortaya koyuyordu. Kocakurt romanımın ödül almasının önde gelen nedeni budur sanıyorum…

“1968 Gençlik olayları” olarak tarihimize geçen dönemin önde gelen gençlik liderlerinden Deniz Gezmiş’i de anlatıyorsunuz kitabınızda. Nasıl bir insandı, onunla ilgili unutulmaz bir anınız var mı? Anlatır mısınız?

Deniz Geçmiş, onu tanımayanların sandığı gibi vurucu kırıcı bir insan değil, iyi huylu, yumuşak, duygulu bir gençti. Ben onu 12 Mart 1971 Darbesi döneminde, Mamak Askerî Cezaevi’nde idamdan yargılanırken tanıdım. Orada ilk karşılaştığımızda, o dönemde bir ameliyat geçiren iki yaşındaki oğlum Fazıl’ın sağlığını sormakla başladı söze, bunu hiç unutmam!

Cemal Süreya ile tanışmanız da bu darbe döneminin hemen ardındaki yıllara rastlıyor. Onunla Türkiye Yazıları dergisini çıkardınız. Bize o yılları anlatır mısınız?

Evet, 1977 yılında Cemal ve öteki arkadaşlarla aylık Türkiye Yazıları adlı dergiyi çıkardık. Cemal’le bu edebiyat dergisi işine girişmemiz de onun Kocakurt romanımı çok beğenmesi sonucunda gelişen ahbaplığımız sonucuydu. Benim tanıdığım Cemal Süreya, kendi düş dünyasında yaşayan, ama kadınlara çok düşkün, gündelik yaşamda ise tutarlı davranan bir şair kimliğini taşıyordu. Böyle hayat dolu büyük bir şairin ellili yaşlarda hayattan ayrılmasına hâlâ yanarım.

Aziz Nesin’le de dostluğunuz varmış… O nasıl bir insandı?

Ben Aziz Nesin kadar hayatı ciddiye alan pek az insan tanıdım! Onunla biraz sohbete girişen biri, Aziz Nesin’in gülmece yazarı olduğunu aklına bile getiremez! O, hayatta her şeyi ciddiye alır ve en ciddi konulara da el atardı. Bir yetim çocuk olarak yetişmişti. Yaşamının son on beş yılında, kimsesiz çocuklar için Çatalca’da 20 dönümlük geniş bir arsa aldı, orada bu çocukları yetiştiren bir çocuk yurdu, daha doğrusu bir “Çocukevi” kurdu. Son yıllarında yazmanın dışında kalan bütün zamanını da bu yurtta kalan çocukların iyi yetişmesine adadı kendini… Günümüzde Aziz Nesin’in matematik profesörü olan oğlu Ali Nesin sürdürüyor bu konudaki çalışmaları. Çocuk sayısı 50’ye, bakıcılar sayısı da 25’e yükselmiş. Tabii, bakıcılar arasında beş-altı gönüllü büyük insan da var…

Günümüzde adları sıkça anılan değerli şairler Metin Altıok, Behçet Aysan, Ahmet Erhan ile yakın dostluklarınız oldu. Onların kişiliğini özetleyecek olsanız neler söylersiniz?

Metin Altıok ile Behçet Aysan, bildiğiniz gibi Sivas Madımak Oteli’ndeki soykırımda can veren çok değerli şairlerimizdi. Neyleyelim ki, ülkemizde bu tür beklenmedik acı ölüm olayları da yaşanıyor. Yine çok yetenekli bir şairimiz olan Ahmet Erhan da genç yaşta hayattan ayrıldı. Onlar edebiyatımıza adı altın harflerle geçecek büyük sanatçılardır. Bakın, onların şiirleri, ölümlerinden bunca yıl sonra hâlâ yaşıyor, belki de hiç unutulmayacak!

1980’li yıllardan başlayarak Müzik Ansiklopedisi, Müzik Sözlüğü, Müzik Öğretimi, Müziğin Kitabı, Müzik Nedir Nasıl Bir Sanattır gibi çok sayıda müzik kitabı yazdınız. Bu çalışmalarınızın müzik eğitimi açısından bir fark yarattığını düşünüyor musunuz?

Söz konusu kitap çalışmalarım, Türkiye’de müzik sanatı alanındaki büyük boşluğu kapatmaya yöneliktir. Müzikçiler ve müzik öğrencileri, bu kitaplar sayesinde dilediği bilgileri böylece elinin altında bulundurabiliyor. Yaklaşık 35 yıldan bu yana, kendimi bütünüyle müzik kitapları çalışmalarına verdiğim için yerinde bir çaba gösterdiğimi düşünüyorum. Hepsi de büyük boy olan müzik kitaplarım, toplam altı bin sayfayı bulmuştur.

Gençlik yıllarında sizi en çok etkileyen yurdumuz yazarları kimlerdi?

Bu söyleşimizde adını geçirdiğim yazarlar ve ayrıca Yaşar Kemal, Kemal Tahir ve Haldun Taner, dünya edebiyatına katkı getirmiş yazarlarımızdır. Sonraki kuşaktan şairlerimiz, Ahmet Telli ve Veysel Çolak, Türkiye Yazıları dergisinde adlarını duyurmaya başlamıştır. Bütün bu isimlerle bugün Türkiye övünç duyuyor…

Doğduğundan beri Say ailesiyle birlikte olan “Kızım”, söyleşi boyunca oturduğu yerden bizi izledi

Ağaçlar Çiçekteydi adlı anılar kitabınızda, anlatım bakımından Yaşar Kemal’in şiir ve müzik sanatlarına çok yakınlaşan bir yazar olduğunu belirtmişsiniz. Öte yandan Yaşar Kemal’ın Nobel Ödüllü yazar Orhan Pamuk’a arka çıkma nedenini anlayamadığınızı yazıyorsunuz. Pamuk sizce nasıl bir yazar?

Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü’nü nasıl aldığına sadece ben değil, herkes şaştı. Yukarıda adlarını geçirdiğim Türk yazarlar Nobel’e lâyık görülmezken hem ele aldığı konular hem de anlatımı bakımından pek üstünlüğü olmayan bu yazarımızın Yaşar Kemal gibi bir üstün yetenek tarafından beğenilmesini anlayamıyorum.

Hayatta “keşke”leriniz ve “iyi ki”leriniz var mı? Yaşadığınız yıllara dönüp bakınca ne hissediyorsunuz? 1960’lı ve 1970’li yıllardaki Ahmet Say’la konuşma fırsatınız olsa, ona neler söylerdiniz?

Yaşadığım yıllara pek dönüp bakmam. Hayat nasıl dayatırsa öyle oluyor. İnsanoğlu hayatın dayattığını öyle kolayca değiştirebilir mi? Herkes umduğunu buluyor mu bu dünyada? Bu konularda konuşmak (hem de yazılı olarak görüş belirtmek) doğru değil gibime geliyor.

Bu söyleşiye fırsat tanıdığınız için çok teşekkür ederiz.

Ben de zahmetleriniz, emekleriniz için size teşekkür ederim. Gençler için iki satır konuşmakla pek emek mi harcadım? Var olsun gençlerimiz! Selam onlara!

İlgili Yazılar