Modernleşmeyi Selamlamak Politika

Modernleşmeyi Selamlamak

Şükrü Hanioğlu, The Historical Roots of Kemalism isimli makalesinde Kemalizm’in geç-Osmanlı entelektüel tartışmalarının bir ürünü olduğunu iddia ederek, Ergun Özbudun’un Kemalizm’in ideolojik vasıflardan yoksunluğunu ifade eden “projective modernism” şiarlı argümanlarıyla el sıkışır. Nitekim Özbudun, bu hususta yaptığı mentalite-ideoloji ayrımıyla akademiye büyük katkı sağlamıştır. Bu bağlamda Özbudun, Hanioğlu ve dahası pek çok değerli entelektüel, Kemalizm’in rasyonel-pozitivist diskuruna her daim vurgu yapmaya ve bu bağlamda Kemalizm’in bir ideoloji olmadığı, bir pozitivist mentalite olduğu şerhini düşmeye devam edeceklerdir. Gayet tabii bu vurgu, sadece Erken Cumhuriyet Dönemi ile sınırlı kalmayacak, söz konusu mentalitenin kökleri geç-Osmanlı entelektüel camiasına kadar uzanacaktır. İşte ben de bu yazımda, bu devamlılığın örneklendirilmesi hususunda bir mihenk taşı niteliğinde olduğuna inandığım Osmanlı’nın yargı birliğine geçiş sürecini ele almak istiyorum. Zira Lozan’da kapitülasyonların kaldırılmasıyla nihayetlendirilen bir hukuk zaferini ve ardından, 1920’lerde kayda değer bir devamlılıkla sürdürülen hukuk reformlarını, geç-Osmanlı devrinin hukuk atılımlarıyla beraber ele almak, zihin dünyamızın neredeyse 200 yılını meşgul eden modernist mentaliteyi anlamak açısından büyük önem arz etmektedir.

Prof. Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu isimli eserinde, Osmanlı’nın kurumsallaştırdığı dini cemaat özgürlüğü ve dini toplumların hür doktrinizasyon imkanını, Osmanlı’nın gayrimüslim çoğunluklu topraklardaki kalıcılığı bağlamında önemli bir ayrıntı olarak ele alır. Kuşkusuz bu anlayışın temelleri, Fatih Sultan Mehmet’in “Millet Sistemi” adıyla kurumlaştırdığı çok hukuklu sistemin tesisiyle atılmıştır. Ancak 19.yüzyıldan sonra, Osmanlı’nın “millet-i hakime” ve ikincil millet(ler) -gayri müslimler- olarak sosyal, siyasi, idari ve hukuki manada bölündüğü bir sosyolojik ortamın ne derece sağlıklı olduğu, dönemin idarecileri ve hukuk adamları tarafından da sıkça tartışma konusu yapılmıştır.  Sonrasında, hatırlayınız, Tanzimat atılımlarıyla beraber Geç-Osmanlı entelijansiyasının “Osmanlılık” ülküsündeki ısrarı, vatandaşlık hukuku bağlamında önemli bir vakıa olarak tarihe geçmiştir. Elbette bu ülküyü ele alırken yargı birliği ve kanunların mülkiliği (ülkeselliği) ilkesine geçiş sürecini es geçmek tarihi ve vicdani boyutta büyük bir hata olur.

Taha Akyol’a göre, kanunların mülkiliği (ülkeselliği) ilkesine geçiş, esasen Mecelle ile başlamıştır. Bu geçiş sürecinin bir diğer ayağı olan yargı birliğinin tarihi kıymetini de Niyazi Berkes eserlerinde vurgular, zira bu sürecin sonunda İslam hukuku temelli Şeriye mahkemeleri, gayrimüslim azınlıkların kilise mahkemeleri ve kapitülasyonlarla beraber tesis edilen, Tanzimatçı devlet adamlarının “baş belası” olarak nitelendirdiği yabancı devletlerin konsolosluk mahkemeleri yavaş yavaş tasfiye olmaya başlayacaktır. Bu üçlü köhnemiş yargı sisteminin yarattığı çıkmazı, Cevdet Paşa’nın muhafazakar modernleşmeci dehası çok iyi okumuş ve Nizamiye Mahkemeleri ile yargı birliğine geçişin önemli bir dönüm noktası aşılmıştır. Nitekim Nizamiye Mahkemeleri, seküler karakterli ve Osmanlı vatandaşlığı esasına dayanan mahkemelerdir.

Ahmet Cevdet Paşa

Bu hususta İlber Ortaylı’nın Osmanlı’nın son döneminde ulemanın halktan uzak olduğu tespiti bağlamında aslen medrese çıkışlı olan Ahmet Cevdet Paşa gibi bir alim ve devlet adamını istisna olarak addetmesinin tarihi boyutta ne kadar mühim olduğu ortaya çıkmaktadır. Keza Nizamiye Mahkemeleri ile beraber gündeme gelen Mecelle’ye giden yolun, Cevdet Paşa’nın bir yandan fetvacı ekolün taassubiyetini, bir yandan da Fransız diplomasisinin dayattığı Fransız Medeni Kanunu’nu reddetmesiyle aşıldığını tarih yazmıştır. Mecelle’nin altında yatan prensip de Nizamiye örneğine benzer biçimde, kanunun her dinden ve her mezhepten bütün vatandaşlara uygulanmasından ileri gelir. Bu önemli bir hukuk reformudur ve zihin dünyamızın değerli bir cereyanı olan modernist mentalitenin başarısıdır.

Lozan Barış Antlaşması’nı tasvir eden bir karikatür (Guignol à Lausaunne, 1923)

Lozan’ı bu hususta çok ayrı bir yere koymalıyız. Aslında Lozan, sürecin kapitülasyonlar bakımından nihayetlendirilmesidir. Lakin çok-hukuklu sistemin mirasının Lozan’da kabul edilen maddelerin lafzına yansıdığını iddia etmek, amiyane tabirle Lozan’da Millet Sistemi‘nin “kırıntılarının” vücut bulduğu şerhini düşmek bizi tarihi düzlemden uzaklaştırmaz. Öyle ki Lozan’da Kemalizm’in dini azınlık tanımının yalnız gayrimüslim unsurlarla sınırlandırılması ve gayri-Türk Müslüman unsurların dini azınlık olarak kabul edilmemesi bunun en çarpıcı örneğidir. Bu örnek, politik diskurların yüzyıllar içerisinde yoğrulmuş politik gelenekleri yok edemediğini bize hatırlatır, Türkiye örneğinde modernist-pozitivist bir mentalitenin dahi Millet Sistemi ile devamlılık gösteren bir vatandaşlık repertuvarını aşamadığını gösterir. Ancak her şeye rağmen Lozan, konuyla büyük bir ilgisi bulunan ve Millet Sistemi’nin yarattığı çok hukuklu sistemin mirası sayılan kapitülasyonları, beraberinde kapitülasyonların yarattığı üçlü yargı koluna dahil olan konsolosluk mahkemelerini masa başında tasfiye etmiştir. Tarih ne büyüktür ki bu mentalitenin sürekliliğini bize göstermiştir. Zira İsmet Paşa’nın Lozan’daki hukuki tezlerinin dayanağı, Cevdet Paşa’nın yargı birliği inancıyla akılcı bir yönelimle tesis ettiği Nizamiye Mahkemeleri olmuştur.

 

Kaynakça:

Akyol, Taha. “Medine’den Lozan’a”. Milliyet Yayınları. İstanbul 1997.

Berkes, Niyazi. “Türkiye’de Çağdaşlaşma”. Bilgi Yayınevi. İstanbul 1973.

İnalcık, Halil. “Osmanlı İmparatorluğu”. Yapıkredi Yayınları. İstanbul 2016.

Hanioğlu, Şükrü. “The Historical Roots of Kemalism”. İstanbul 2012.

Özbudun, Ergun. “The Nature of the Kemalist Political Regime”. İstanbul 1981.

Shaw, Stanford. “The History of the Ottoman Empire”. Cambridge University Press. 2002.

İlgili Yazılar