Katalonya Günlükleri: Bağımsızlık, Futbol ve Kral Politika

Katalonya Günlükleri: Bağımsızlık, Futbol ve Kral

“Katalonya’nın, cumhuriyet şeklinde, bağımsız bir devlet olmasını istiyor musunuz?” 1 Ekim 2017 Pazar günü  İspanya’nın Kuzeydoğusundaki Katalonya Özerk Bölgesi’nde düzenlenen referandumda 5.3 milyon seçmene sorulan ve kimine göre pahalıya patlayan soru buydu.

Bilanço: 33’ü polis olmaz üzere 926 yaralı, yay gibi gergin bölge-merkez ilişkileri, üç maymunu oynayan bir barış projesi, hor görülmüş bir monark, mücadelesini halı sahanın dışına taşıyan bir futbol kulübü ve bölünmüş bir halk…

Taht Oyunları dizisinin -tabi seneryolarının sızmadığı taktirde- asgari bir sezon, John Grisham’ın ise üç kitaplık bir seride toplayabileceği olayları bir haftasonuna sığdırmayı başaran ülke İspanya oldu. Siyasetimize aşina olmadıkları mübalağalarından bariz olan Avrupalı yazarlara göre, İspanya Krallığı tarihinin en büyük siyasi krizlerinden biriyle karşı karşıya.

Sosyal, ekonomik ve siyasi alanda önemli özgürlüklere ve özyönetim hakkına sahip Katalan hükümetinin, bölgenin bağımsızlığını ilan etmek için gereken vekaleti almak adına halkı sandık başına götürmesi ile bunalımın fitilleri ateşlendi. Seleflerinin yolundan giden Katalan lider Carles Puigdemont onlardan farksız bir tepkiyle karşılaştı: Anayasa Mahkemesi’nin referanduma kaynaklık eden kanunu iptal etmesi ve başkentin şiddetli muhalafeti. Merkezi hükümet, “İspanyol milletinin bölünmez bütünlüğüne” yapılan bir saldırı olarak tanımladığı referandumun yapılması halinde deniz yoluyla bölgeye sevk edeceği 10,000 polis memuru eliyle olaya müdahale edeceğini açıklamıştı. Yüksek Mahkeme tarafından yasa dışı olduğu ilan edilen halk oylamasını durdurmakla görevli polisler, özerk bölgeye bağlı Katalan emniyet güçleri, provakatörler ve bağımsızlıkları için oy vermeye kararlı milleyetçilerin yüz yüze gelmesi, beklendiği gibi, şiddetle sonuçlandı.

Yoğun bir muhalefet hilafına yapılan referandumun sonucunda, Katalan hükümetinin açıklamalarına göre sandıktan %90 ile “Evet” çıktı. (Ancak katılım oranının %43 olduğu unutulmamalıdır.) Polis şiddeti karşıtı protesto yürüyüşleri, birlik mitingleri, diyalog çağrıları ve siyasi restleşmeler ile eklemlenen bu olaylar silsilesinde altını çizip, irdelemeye değer gördüğüm birkaç nokta var.

 

  • Devlet olgunluk gösterebilecek mi?
    Şayet devlet alttan alan, hoşgörülü, yatıştırıcı bir tavır takınır ve neticede iki taraf için de yeterli ölçüde tatmin edici bir anlaşmaya varılırsa, bu politika benzer bağımsızlık taleplerinin muhatabı olan ve olacak ülkeler için bir emsal teşkil edecektir. Başbakan Rajoy’un serinkanlı tutumu, hükümetin Katalonya temsilcisinin polis şiddetinden dolayı özür dilemesi ve hükumetin bir özerk toplululuğun anayasal yükümlülüklerine aykırı davranması halinde bölgenin yetkilerini merkeze geçirmeye imkan tanıyan 155. maddeyi, bu yöndeki yoğun baskıya rağmen, işletmekten kaçınması durumun gerektirdiği sağduyunun gösterildiğine işaret ediyor.
  • Benzer olaylara farklı tavırlar…
    Her ne kadar hükümet düşmancıl politikalar izlemese de Pazar günü yaşanan Polis şiddetinin kabul edilebilir bir tarafı olmadığı aşikâr. Emniyet güçlerinin müdahalesinin insan hakları ihlalleri içerdiği kuvvetle muhtemel. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri al-Hussein de bu fikirde. Polis gücünün yalnızca gerekli durumlarda ölçülü olarak kullanılması gerekliliğine dikkat çeken Komiser, İspanya’ya ülkeyi gecikmeden BM insan hakları uzmanlarına açması çağrısında bulundu. Avrupa Birliği hukuku nezdinde kurucu antlaşmalara eşdeğer olan AB Temel Haklar Şartı’nın kişisel bütünlük hakkı (md. 3) ve toplanma özgürlüğünü (m.12) güvence altına alan maddelerinin ihlal edilip edilmediği itinayla araştırılmalıdır. AB liderleri, Avrupa Parlamentosu, Avrupa Konseyi, Avrupa Komisyonu Puigdemont’un dediği gibi “Türkiye’de olsa çok cesur tepkiler verecekleri şiddet hareketlerine karşı, hakları ihlal edilen bir Avrupa halkı olunca, sessiz kaldı”. AB’nin bu tutumuna anlam vermek mümkün değil. En azından kurumsal düzlemde… AB ve üye devletler arasındaki ilişki dinamiği pek çok yönden romantik ilişkilerin gelişim sürecine benziyor. Birliğin ülkelere adaylık sürecinde uyguladığı kıstasları kadın ve erkeğin ilişkiden yüksek beklentilerine, aday ülkenin bir seferberlikle mevzuatını AB hukukuna uyarlama faaliyetini Karatay rejimlerine, devletin Birliğe üye olduktan sonra kurucu antlaşmalardaki yükümlülüklerine aykırı davranması ve AB’nin sessizliği ise evlilikten sonra alınan kilolara, özenilmeyen makyajlara ve buna karşın eşin manidar lakaytlığına benzetmemek elde değil.
  • Kralın Konuşması
    Haziran 2014’te tahta çıkan Kral Altıncı Felipe’nin Katalan halk oylamasına ilişkin bir konuşma yaptığını duyduğumda oldukça heyecanlandım. Hanedanın toplumsal kriz anlarında halkı birleştiren bir fonksiyonu olduğundan bahsedilir. İşte, dedim, fırsat bu fırsat. İspanya Kralı’nın eline saltanatın modern toplumlarda işlevsel olabileceğini kanıtlamak için bir şans geçti. Sonuç ise büyük bir hayal kırıklığı. Kral, Katalan hükümetini İspanya ekonomisini, demokrasi ve hukuk devletini tehlikeye atmakla suçladığı konuşmasına herhangi bir diyalog çağrısında bulunmadı. Katalan siyasetçiler Kral’ı bir devlet başkanı gibi değil bir parti lideri gibi konuştuğu gerekçesiyle eleştirdi. Bu örnekle, son kertede, meşruti monarşinin şanslı birkaç gelin ve damat adayına şan ve şöhret bahşetmek ve devlet için ortalama bir turizm geliri kaynağı yaratmak dışında somut faydalarının olmadığı argümanı geçersiz kılınamamış oldu.
  • Bir Kulüpten Daha Fazlası
    Dünyaca ünlü FC Barcelona futbol kulübünün sloganı “mes que un club”, yani “bir kulüpten daha fazlası”. Barça geçtiğimiz haftalarda ortaya koyduğu tavırla bunun bir pazarlama stratejisinden ibaret olmadığını dünyaya kanıtladı. Referandum günü Las Palmas’a karşı oynayacağı maçı erteletme talebi federasyondan dönünce maçı seyircisiz oynama kararı aldı. Barça, oylama akabinde sendikaların yaptığı genel grev çağrısına olumlu cevap veren ilk kurumlardan biri oldu. Takımın Gerard Pique gibi bazı oyuncuları sandık başında çektirdikleri fotoğrafları sosyal medyada paylaşarak Katalan bağımsızlık referandumuna destek verdi. Bu da siyasetin hayatın her alanına sirayet etmesinin kaçınılmaz olduğu gerçeğini bir kez daha dünya kamuoyuna gösterdi.

 

Neticede 1 Ekim referandumu ile harlanan Katalan siyasi krizi takvim yapraklarına yayılacak gibi gözüküyor. Dış basında fazlasıyla yer alan muhtelif felaket senaryolarına bir katkıda bulunmak adına, yazarlar şu soru üzerine düşünebilirler: Orta Doğu dinamikleri Avrupa’ya sıçrar da, Fransa’nın Korsika bağımsızlığı endişesiyle Katalonya’ya müdahelesi gündeme gelirse Almanya vizeleri askıya alır mı?

İlgili Yazılar