Gogol Hikâyeleri – III: “Palto” Kültür - Sanat

Gogol Hikâyeleri – III: “Palto”

Yazı dizimize büyük Rus yazar Gogol’un “Burun” hikâyesiyle başlamış, “Portre” ile devam etmiştik. Şimdiyse, toplamda üç bölümden oluşan “Gogol Hikâyeleri” adlı yazı dizimizi, yazarın belki de en ünlü eserlerinden biri olan “Palto” ile noktalayacağız.

Nikolay Vasilyeviç Gogol, Palto’yu 1842 yılında yayımlar ve o dönemin Çarlık Rusya’sı tarafından, Rus insanını aşağılamakla suçlanır, çok büyük tepkiler görür. Peki, Gogol’un Palto’da anlatmak istediği şey aslında nedir? Gelin, önce hep beraber Palto’nun kısa bir özetine göz atalım:

Hikâyenin baş kahramanı, devlet dairelerinin birinde sıradan bir kalem memuru olan Akakiy Akakiyeviç’tir. Çalıştığı daireden kimler kimler gelip geçmiştir ama Akakiyeviç hep aynı yerde, aynı şekilde, aynı görevi yapmaktadır. İşine son derece bağlı; hatta bu “temize çekme” işini taparcasına seven, üstüne başına, kılık kıyafetine hiç dikkat etmeyen bir ihtiyardır Akakiyeviç. İş yerinde neredeyse kimse ona saygı göstermez; yapması gereken işleri, iş ahlâkından yoksun bir şekilde, adeta suratına fırlatırlar ve kahramanımız Akakiyeviç tüm bunlara hiçbir tepki göstermeden, kendisine verilen işleri yapmaya koyulur. Öyle ki dairedeki genç memurlar bile onunla en aşağılık düzeyde alay etmekten geridurmazlar. Yalnızca, bu olaylar onu işini yapamaz noktaya getirdiğinde tepki verir kahramanımız:

Bırakın beni! Neden bana böyle eziyet ediyorsunuz? Ben sizin kardeşinizim! Neden bana böyle eziyet ediyorsunuz?” diye çıkışır, tabii buna çıkışma denebilirse.

Kışlar Petersburg’da çok şiddetli geçer ve Akakiyeviç gibi yılda 400 ruble kazanan her insan için en büyük düşman, şehrin meşhur ayazıdır. Kahramanımızın paltosu, alaylara konu olmayı hakedercesine yamalarla kaplıdır ve artık o denli incelmiştir ki ona palto yerine sabahlık demek, sanırım daha uygun olacaktır.

Paltosunun omzundaki ve sırtındaki delikleri onarabileceği umuduyla soluğu terzi Petroviç’in yanında alır Akakiyeviç. Fakat ne kadar dil dökse de Petroviç’i buna ikna edemez çünkü terziye göre, bu palto çoktan çürümek üzeredir ve onarılması mümkün değildir.

Petroviç çok içen ve genelde gün boyu sarhoş kalan biridir ve Akakiyeviç, bundan faydalanmak için Petroviç’e bir kez daha uğrar. O sarhoş haliyle bile, paltonun onarılmasının mümkün olmadığını ama hiç merak etmemesi gerektiğini çünkü Akakiyeviç’e çok güzel bir palto dikeceğini söyler Petroviç.

Kahramanımız Akakiyeviç, sonunda bu gerçekle yüzleşir. Ona yeni bir palto gerekmektedir ve kazancını fazlasıyla aşan bu maliyeti karşılayabilmek için masraflarını fazlasıyla kısmalıdır: Artık akşamları çay içmeyecek, mum yakmayacak ve ayakkabıları eskimesin diye parmak uçlarına basarak dolaşacaktır.

Ve sonunda bir sabah, paltosuna kavuşur Akakiyeviç. Yakasına sansar kürkü koyamasa da kedi kürkü de hiç fena değildir. Daireye gelip paltosunu vestiyere verdiğinde, oradaki herkes Akakiyeviç’in yeni bir paltosu olduğunu öğrenmiştir ve onu görmek için vestiyere akın ederler. Dairedekiler, bu yeni paltonun kutlanması gerektiğini, bu yüzden Akakiyeviç’in herkesi bu akşam çaya davet etmesinin şart olduğunu söyleyince kızarıp bozarır kahramanımız ve bu işin içinden nasıl çıkacağını düşünmeye başlar. Bu sırada, şef yardımcılarından biri, bugün kendisinin doğum günü olduğunu söyler ve herkesi akşam çaya davet eder. Akakiyeviç bu davete katılmak istemese de dairedekiler bunun mümkün olmadığını, onun da mutlaka gelmesi gerektiğini söylerler.

O akşam, belki de ilk kez şehrin diğer ucuna gelir Akakiyeviç; yürüdükçe sokaklar daha canlı, kalabalık ve aydınlık olur. Eve vardığında, içeridekiler çoktan ilk çaylarını içmiş, kimisi oyuna dalarken kimisi de derin bir sohbete koyulmuştur. Kahramanımız önce ne yapacağını bilemez, çünkü bu ortam hiç ama hiç ona göre değildir. İçeridekiler, kısa bir ‘paltoyu inceleme’ töreninin ardından yarım bıraktıkları oyunlarına ve sohbetlerine tekrar dönünce, canı çok sıkılır Akakiyeviç’in, zaten uyku saati de çoktan gelip geçmiştir. Gitmek için izin isteyeceği sırada, paltonun şerefine bir şampanya patlatılır. Bu onu biraz keyiflendirse de saatin on iki olduğu gerçeğini unutmasını sağlamaz ve Akakiyeviç, ev sahibine görünmeden, oradan sessizce ayrılır.

Gecenin bu saatinde her taraf her zamankinden daha cansız ve ıssızdır; etrafta tek bir canlı bile yoktur ve Akakiyeviç’in keyfi iyice kaçar. Sanki kötü bir şeyler olacağını sezmişcesine, korkarak ilerler. Hatta korkusunu yenmek için gözlerini kapayarak yürümeye başlar ancak gözlerini açtığında, burnunun dibinde bitiveren birtakım bıyıklı adamlarla karşılaşır. “Bu palto benim!” der biri. Kahramanımızın “imdaat!” çığlıklarını yumruklarıyla susturur adamlar ve Akakiyeviç, yere düşmeden hemen önce üzerinden paltosunun çıkarıldığını hisseder.

Ayağa kalkmayı başarabildiğinde zangır zangır titremektedir ve avazı çıktığı kadar bağırarak soluğu meydanın karşısındaki bekçi kulübesinde alır. Bekçi Akakiyeviç’i dinledikten sonra, aslında olayı gördüğünü ama adamları onun arkadaşı sandığını, yarın gidip polis müfettişiyle konuşmasını, paltosunu mutlaka bulacaklarını söyler. Perişan halde eve varan ihtiyar kahramanımız, ev sahibesine durumu anlatır. Kadın, yarın doğruca emniyet müdürüne gitmesini tavsiye eder, ona göre, eğer mahalle karakoluna giderse kendisini boş vaatlerle kandıracaklardır.

Akakiyeviç, ertesi sabah erkenden emniyet müdürünün evine gider ama kendisi uyuduğu için görüşemez. Gün içerisinde defalarca uğrar ve sonunda müdürle görüşebilir. Paltonun bulunması için polisin çalışmalara hemen başlayacağı müjdesini duyacağı yerde, emniyet müdürü tarafından ufak bir sorguya çekilir Akakiyeviç: “O saatte orada ne yapmaktadır, yoksa o malum evlerin birine mi gitmiştir?”

Memuriyet hayatında ilk kez o gün daireye uğramaz Akakiyeviç. Ertesi gün daireye “sabahlığı” ile geldiğinde, neredeyse herkesin yüreği parçalanır ve aralarında para toplayıp ona yardım etmek isterler. Ne var ki kahramanımızın işine yarar bir meblağ toplayamazlar. Dairedekilerden biri, ona tavsiyede bulunarak “mühim adam” ile görüşmesini, bu işi çözse çözse onun çözeceğini söyler.

Akakiy Akakiyeviç, uzun bir bekleyişin ardından nihayet “mühim adam”ın huzuruna çıkar ama adamın “bu ne cüret!”lerinden ve bitmek tükenmek bilmeyen azarlamalarından dolayı adeta donar kalır, öyle ki odacılar gelip tutmasa, sanki yıkılıp gidiverecektir.

Petersburg’un o soğuk ve ayazlı gününde, evine zar zor varır Akakiyeviç ve bir türlü ısınamaz. Hastalığı çok hızlı ilerler ve evine gelen doktor muayenesini bitirdikten sonra, artık çok geç olduğunu, iki günlük ömrü kaldığını söyler.

İhtiyar ve hasta kahramanımız bunu duydu mu bilinmez çünkü, o sırada ateşten kıvranmakta ve türlü rüyalar görmektedir: Petroviç’i görmüştür mesela, ona, üzerinde hırsızları yakalamak için türlü tuzaklar bulunan bir palto dikmesini söylemektedir. Sonra hırsızların, yatağının altında saklandığını görür ve onları yakalamak için ev sahibesini yanına çağırır; yepyeni bir paltosu olduğu halde karşı duvarda neden “eski sabahlığının” asılı durduğunu, sorar. Bazen de kendini yüksek makamlarda birinin –belki de mühim adamın- huzurunda sanır ve “haklısınız ekselansları” diye sayıklarken birden hiddetlenip ağza alınmayacak küfürler savurur. Daha önce Akakiyeviç’ten böyle küfürler duymamış olan ev sahibesi kadın, bu zamanlarda endişeyle ıstavroz çıkarmaktadır.

Bir süre sonra ağzından çıkan sözler anlamlarını yitirir ve ihtiyar kahramanımız sonunda ruhunu teslim eder. Geride ne bir mirasçısı ne de miras diye bırakacağı bir şeyi kalmıştır: Bir deste divit, iki düzine beyaz kâğıt, iki-üç düğme ve o eski sabahlığı…

Dairedekiler, Akakiyeviç’in ölüm haberini, toprağa verildikten günler sonra alır ve sanki hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam ederler. Akakiyeviç’in yeri hemen ertesi gün, başka bir memur tarafından doldurulur.

Kahramanımızın ölümünden kısa bir süre sonra, Petersburg sokaklarında bir hortlağın dolaştığı dedikodusu yayılır: Bu hortlak, sokakta gördüğü herkesin paltosunu ayırt etmeden almaktadır. Öyle ki bu hortlağı görenler ve onun Akakiy Akakiyeviç olduğunu söyleyenler de vardır.

Akakiyeviç’in onu görmeye gelmesinin üzerinden çok geçmemiştir ki “mühim adam”, aslında onun durumuna biraz üzüldüğünü düşünür. Haftalar sonra odacısına onu sorar ve öldüğünü öğrenince de vicdan azabı çekmeye başlar. Bu acıdan biraz olsun kurtulmak için bir davete katılmaya karar verir. Biraz şampanya ve hoş sohbet ona, Akakiyeviç hakkında her şeyi unutturmayı başarır. Davetten ayrılınca, eve gitmek yerine şehrin öbür ucundaki bayan arkadaşı Karolin İvanovna’yı ziyaret etmek ister ve arabacısına doğruca oraya sürmesini söyler. Mutlu bir aile babasıdır bu “mühim adam”, aslen Alman olan Karolin İvanovna, onun sadece arkadaşıdır. Yol boyunca ilerlerken, yan tarafında, Akakiy Akakiyeviç’in hortlağını görür ve kısa süreli bir şok geçirir. Hortlak, başından beri aradığının kendisi olduğunu ve onun paltosunun peşinde olduğunu, kendisine yardım istemeye geldiğinde kılını bile kıpırdatmadığını ve aksine onu yerin dibine soktuğunu, o yüzden şimdi çıkarıp paltosunu ona vermesini söyler, hatta haykırır. Normalde herkese karşı katı olan ve emir vermekten, hakaret etmekten başka bir şey bilmeyen mühim adam, öyle korkmuştur ki adeta ruhunu teslim etmek üzeredir, paltoyu çıkarıp Akakiyeviç’e verir ve arabacıya doğru eve sürmesini söyler.

Bu olaydan sonra değişir mühim adam; memurlara karşı daha anlayışlı, “bu ne cüret, sen benim kim olduğumu biliyor musun!” gibi sözleri çok nadir söyler olur. İlginç olan başka bir şeyse, o günden sonra hortlak memur bir daha ortalıkta görünmez, sanki aradığını bulmuş, amacına ulaşmıştır.

 

Gogol’un uzun soluklu bu hikâyesi, gerçekçi (realist) akımın belki de en güzel ve önemli örneklerinden biridir. Hemen hemen her sayfada araya girer yazar ve hikâye örnekleminden yola çıkarak dönemin Rusya’sına, Rus insanına, bürokrasisine, neredeyse her şeye bir eleştiride bulunur.

Mesela, hikâyenin henüz başında, şöyle bir ifadede bulunur yazar:

“İnsanlar, şahıslarına yöneltilen bir suçlamayı, mensubu oldukları topluluğun tümüne yöneltilen bir saldırı olarak değerlendiriyor.”

Bu şüphesiz, öyle basitçe söylenivermiş bir söz değildir. Rus soylularının birine getirilen bir eleştiriye karşı, hepsinin bir ağızdan cevap vermesi; bürokrasinin bir dişlisine söylenen lafa karşı Çar da dahil bütün yönetimin buna karşı çıkması Gogol’u, hikâyenin daha başında böyle bir eleştiriye mecbur bırakmıştır.

Hikâyenin kahramanı Akakiy Akakiyeviç, Rus toplumun ve bürokrasisinin ezilen ve hor görülen kesimini temsil eder. Bu “küçük adamlar” öyle çoktur ve aslında öyle yoktur ki hikâye 1842 yılında yayımlandığında, dönemin Çarlık Rusyası ve soylular tarafından büyük eleştirilere maruz kalır ve Gogol, Rus insanını aşağılamakla, kötü göstermekle suçlanır. Gogol’un yapmaya çalıştığı şey bütün bunların aksine, mevcut sistemin Rus insanını kötü duruma ve kötülüğün kendisine ittiğini göstermekten başka bir şey değildir.

Örneğin hikâyenin henüz başlarında, dairedeki memurlar Akakiyeviç’e eziyet ederken genç memurlardan biri, bir gün buna daha fazla dayanamaz ve bu eziyete son verir, olaylara bakış açısı tamamen değişir; hayatı boyunca bu sahne aklına geldiğinde, insan denilen varlığın ne kadar gaddarca bir yanının olabileceği gerçeğiyle yüzleşir. Gogol burada, bozulmuş çarkın içinde, insanlığını henüz yitirmemiş bir memuru örneklendirmiştir.

Rus toplumunun çeşitli ünvanlarla, mevkilerle nasıl ayrıştığını ve aradaki farkın dağlar kadar olduğunu şu sözlerle açığa çıkarır Gogol:

Bizde bir kimsenin adından önce ünvanı belirtilmelidir.

Rus insanının yaşayış tarzını ve alışkanlıklarını da Gogol’un hemen hemen her eserinde görmek mümkündür. Mesela Palto’da şundan bahseder Gogol:

Memurlar, akşam olup da yapılacak işler bittiğinde, birbirlerinin evlerinde toplanır ve kağıt oynayarak ucuz kurabiye eşliğinde çaylarını yudumlayarak, yüksek sosyeteye dair son dedikoduları birbirlerine anlatırlar ki bu dedikodular, Rus insanının hiçbir zaman hiçbir koşulda vazgeçemeyeceği şeylerdir.

Palto’nun genelinde, terzi Petroviç’ten daha başka karakterlere birçok insan, yanlarında taşıdıkları küçük işlemeli kutulardan enfiye çekmektedir. Bir çeşit tütün mamülü olan enfiye, 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Avrupa sosyetesi içinde yaygınlaşmış, 19. yüzyılda ise Rusya’da da kendine alan bulmuştur ve Gogol, gerçekçi anlayışın içinde, kahramanlarının ve de Rus toplumunun enfiye kullanımını bu şekilde bizlere aktarmıştır.

Yazar’ın “mühim adam” hakkında aktardıkları da paylaşılmaya değerdir açıkçası. Gogol’un, mühim adam hakkında söyledikleri, aslında daha geniş bir çerçeveden bakıldığında, toplumun ve de bürokrasinin yozlaşmış bir kesimine karşı tutulan aynadır:

Bu gibi aslında mühim olmayan adamların çevresinde, onların mühim adam olarak görülmesini sağlayan insanlar da her daim var olmuştur. Bu mühim adam da konumunun önemini, diğerlerinin gözünde yükseltmek için türlü çarelere başvurmaktan geri durmamıştır: Emrinde çalışanlar onu merdivenlerde karşılayacak, kimse kendisine verilen görevi bitirmeden huzuruna çıkmaya cüret edemeyecek, birisi ona bir şey danışacaksa, önce yazmana, o da düzeltmene, o da daha üst memura… gidip derdini anlatacak, en son kendisine gelecek…

Ve devam eder Gogol:

İşte kutsal Rusyamız, taklitçilik hastalığına bu derece kapılmış durumda; herkes amirlere özeniyor, herkes birbirine amirlik taslıyor…

19. yüzyıl Rusya’sında, Akakiyeviç gibi “küçük ve önemsiz” adamlara verilen değeri, hikâye boyunca hepimiz anlıyoruz. Fakat Gogol, ihtiyar memurun toprağa verilişinin ardından sanki Akakiy Akakiyeviç gibi biri hiç varolmamış gibi yaşamaya devam eden insanlara ve aynı sıradanlığında dönüp duran dünyaya adeta isyan ediyor:

Davasına kimsenin sahip çıkmadığı, kimsenin yakınlık göstermediği, bir iğnenin ucuna yerleştirdiği sıradan bir sineği bile alıp mikroskop altında incelemeyi ihmal etmeyen doğa bilimleri uzmanlarının dahi dikkatini çekmeyen bir yaratık, ömrünün son günlerinde de olsa palto biçimine bürünmüş ışıl ışıl bir misafir tarafından ziyaret edilmiş, yoksulluk içinde geçen kasvetli yaşamı bir an için bile olsa renklenmiş, sonra da çarların ve dünyadaki diğer tüm hükümdarların üzerine çöken felaket onun da karşısında belirmişti ve yıllarca dairedeki arkadaşlarının acımazsız alaylarına sabırla katlanan Akakiy Akakiyeviç, bir hiç uğruna bu dünyadan sessizce göçüp gitmişti.

2009 yılına ait bir Rus pulu

Ezilen, hor görülen, toplum tarafından her fırsatta dışlanan “küçük adamların” hikâyesidir Palto; Akakiyeviç’in çektiği acılar, bu dramın sadece bir parçasıdır. Palto yayımlandıktan sonra Rus edebiyatı eksen değiştirecek ve gerçekçi anlayışa sahip her yazar Gogol’a ve Palto’ya bir şeyler borçlu olacaktır. Öyle ki Dostoyevski’nin, “hepimiz Gogol’un Palto’sundan çıktık”, sözü boşuna söylenmemiştir. Bu hikâyeyle beraber, o güne kadar görmezden gelinip eserlere konu edilmemiş bu “küçük insanların” yaşantıları ve dramları, Rus edebiyatının ana konularından biri halini almıştır…

Kaynaklar:

 Görseller, pinterest.com, goodimg.ru, illustrada.ru, artnow.ru,  adreslerinden alınmıştır.

İnceleme için, Nikolay Vasilyeviç Gogol’un “Bir Delinin Anı Defteri-Palto-Burun-Petersburg Öyküleri Ve Fayton” ismiyle ilk basımı 2003 tarihinde Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yapılan kitabının 2013 tarihli VIII. baskısı kullanılmıştır.

İlgili Yazılar