Acınası Hamaset Politika

Acınası Hamaset

Çok şükür, kendine dönük eleştirme kabiliyeti, yani bir başka deyimle özeleştiri kültürü, pek çoğumuza uzaktır. Zaten toplumumuzun geçmişini ve geleceğini tarifi de özü itibariyle hamasetin sınırlarını pek aşmamıştır, Batı bizi hâkir gördüğü için bizim ferasetimiz de buna binaen inatla yükselmektedir, geçmişimizde tarihe adımızı altın harflerle yazdırdığımız sürekli söylenegelmiştir ama tabii bir dönem bu kudretimizi yitirdiğimiz için esarete sürüklenmişizdir. Demem o ki, bir nevi bir “aradalık/aralık” hâli yaratmıştır bu. Aslında genel eğilim itibariyle, karşıtımızı değiştirebileceğimiz irade ve kararlılığından yoksun olduğumuz için fikri bakımdan yerimizde sayarız, hamaset sınırlarını aşamayız. Bence, işte bu nedenle bazı toplumsal çıkarımları gündemimizden eksik etmemek zaruri hâle gelmiştir. Esasında küçük bir hatırlatma yapmak isterim, Sultan Abdülaziz’in, bir Osmanlı sultanı şahsında, Batı’yı ilk kez ziyaret edişinin 150.yılına girdiğimiz bugünlerde, elbette bu bahsettiğim “sonuçları”, arada kalmışlığı, aradalığı irdelemek, elbette Türkiye’nin Batı macerası özelinde toplumsal kimliğimiz ve dış görünüşümüz üzerine çıkarımlar yapmak bize sembolik de olsa büyük kazanımlar sağlayacaktır, sağlamalıdır.

Mahmut Esat Bozkurt‘un Türk milleti, “fakir düşmüş, amma velakin asil, görgülü, terbiyeli bir adam”dır. Yetmez, ona göre Türk milletinin geçmişi, kayıtsız şartsız her milletten üstündür. Fakir Türk’ün görgüsü, soysuzun cafcaflı kahkahasından üstündür. Kuşkusuz Bozkurt’un diskuru, medeniyeti Batılılığa değil, hatta bir uluslararası/ulusüstü ortaklığa dahi değil, yalnız Türklüğe özgüleyen, Türklüğü Batılı “sanılan” uygarlığı münhasır sahibi olarak gören, sözüm ona özüne sadık bir tür medeniyetçi söylemi işaret eder. Nitekim Türklüğün Gökalpci tınıyla inşa edildiği bir dönemde, Türk milletinin fıtraten seçkinliğinin aforizmalaştırılması, dahası medeniyete indirgenmesi bir nedenselliğin tezahürüdür.

Mahmut Esat Bozkurt ve Mustafa Kemal Atatürk

Aynı Mahmut Esat, medeniyet bahsinde Türk olmayanın eğretiliğinden dem vurur, Türk’ün en kötüsünü dahi bu eğreti gruba yeğler. Tabii, herkesin fikri kendine, eğreti olduğu iddia edilenin ne kadar eğreti olduğu tartışılır. Aksine, burada eğreti olan, Türk milliyetçiliğinin, ulusal kimlik inşası sürecinde evrensel uygarlığı sahiplenici söylemidir. Dönemin hür dünyasının değerlerini kendisine içkin gören, kendisini bu prensiplerin banisi olarak addeden bir kimlik anlayışının evrenselci ufkun çok dışında olduğu savunulabilir. Hatırlatmak lazım, Mahmut Esat Bozkurt, elbette bu duruşunda yalnız değildir. Öyle ki Afet İnan değil miydi Türk’ün harikulade vasfıyla üstün ve seçkin bir millet olarak dünya milletleri arasında yer aldığını söyleyen? Şaşırtıcı değildir, Türk’ün “üstün ahlâkı”, hiçbir milletinkine benzemez, bu bakışa göre Türk’ün uygarlığa rehberliği de bu ahlâkın yüksekliğinden kaynaklanmaktadır.

Hep düşünürüm, ulusal kimliğin doktrinizasyonu vesilesiyle, bu kadar yüksek feraset ve haysiyet düzeyine erişmiş olduğunu keşfeden bir milletin hâlet-i ruhiyesi ne durumdadır diye… Ne trajiktir, toplumsal şiarımız bir bakmışız ki “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” olmuş. Hep merak ederim, acaba bu kadar “yüksek ahlâklı” bir milletin neden kendisinden başka dostu yoktur?

Cevabı ilk cümlede…

 

Kaynakça:

Bozkurt, Mahmut Esat. Atatürk İhtilali. Kaynak Yayınları, İstanbul 2000.

İnan, Afet. Medeni Bilgiler. Örgün Yayınları, İstanbul 2000.

Mardin, Şerif. Din ve İdeoloji. İletişim Yayınları, İstanbul 2012.

 

 

İlgili Yazılar