Kaybolan Hayatlar Kültür - Sanat

Kaybolan Hayatlar

Çoğu kişinin düşündüğünün aksine, toplumumuzdaki insanları topluma uyum sağlayanlar ve yabancılaşanlar olarak etiketlemek doğru değildir. Tam tersine, her insanın hayatında toplumdan zıt düştüğü, kendini topluma ait hissetmediği veya topluma ayak uyduramadığı anlar vardır. Bu uyumsuzlukların sebepleri kişiden kişiye farklılık göstermekte, kimi insanlar dinlenmeksizin toplumdan itilmekte, kimi de adeta bir makineymişçesine, yaşamanın o eşsiz tadına varmadan hayatını sürdürmektedir. Ancak her iki türlü de birey, ya kendine ya da topluma yabancılaşmaya mahkûmdur. “Çünkü toplum, basmakalıp normların esareti altındadır ve bunun dışına çıkanlar, reddedilişle karşı karşıyadır.” Zaman içerisinde toplumdan soyutlanan, dışlanan ve daha önce hiç söz hakkı tanınmamış bireylere kendini ifade etme şansının sunulduğu ve hikâyelerinin ilk defa sesli bir biçimde okura aktarıldığı “Korkuyu Beklerken” adlı öykü kitabını okurken düşündüklerimdi bunlar.

Oğuz Atay’ın kaleme aldığı“Korkuyu Beklerken”, sekiz bağımsız hikâyeden oluşuyor ve her bir hikâyede bu hayatın içinde kendilerine yer bulamayan karakterlere yer veriliyor. Eserin Kafka esintileri taşıdığı muhakkak. Kafka’nın özellikle “Dönüşüm” romanının temasını oluşturan yabancılaşmanın ve yalnızlığın esintilerini “Korkuyu Beklerken”de de görmeye devam ediyoruz. Kitapta bireyin Türk toplumu içerisindeki yerinin daima belirsiz ve çatışmaya açık olduğunu görüyor ve karakterlerin yaşadığı duygu değişimlerine eşlik ediyoruz. Atay, karakterlerin yaşadığı psikolojik buhranları genellikle iç monolog ve bilinç akışı teknikleriyle seriyor okuyucunun gözleri önüne.

Beyaz mantolu adamla başlıyoruz maceraya. “Kalabalığın içinde yapayalnız kalmanın” hikâyesi aslında bu. Hayatın hiçbir alanında başarılı olamamış bir dilencinin, kendini ifade etmek için konuşmak yerine beyaz bir kadın mantosu giymesiyle birlikte toplumdan dışlanmasını ve hatta intihar etmesini konu alıyor hikâye. “Beyaz Mantolu Adam,” toplumdan farklı olanları temsil eden bir tip olarak karşımıza çıkıyor. Geriye kalan figüranlar ise kalıplaşmış normlara göre yaşayan ve kendinden farklı olanı toplumdan yabancılaştıran kesimi ifade ediyor.

Hiçbir hikâyesinde tam anlamıyla mutlu sonra yer vermeyen ve eserin başından sonuna kadar kullandığı karamsar tondan ve kimi zaman mübalağadan taviz vermeyen Atay, kendi zamanında yeterince ilgi görmemesiyle biliniyor. Kitabın bir diğer hikâyesi olan “Demiryolu Hikayecileri”nde ise bu durumu eleştiriyor Atay. “Demiryolu Hikayecileri” daktilolarda hikâyeler yazıp bu hikâyeleri gelen trenlerdeki yolculara satmaya çalışan ve geçimini bu şekilde elde etmeye çalışan hikayeciler olarak karşımıza çıkıyor. Her ne kadar hikâyecilerimiz, kendilerinin bir “sanatçı” kadar değer görmesi gerektiğini düşünse de aslında yaptıkları iş, kimse tarafından gerekli ilgiyi görmüyor. Hikâyenin sonunda karakterlerden birinin ağzından “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” sorusunun yöneltilmesi, aslında Atay’ın döneminde gerekli ilgiyi görmemesine ilişkin getirdiği bir eleştiri niteliğinde. Biz buradayız aslında! Beyaz Mantolu Adam’ın mantosundayız. Trendeki yolculardan biriyiz.

Biliyorum ki bu kitabı okuyanların her hikâyede kendinden veya geçmişinden bir parça bulması işten bile değil. Hangimiz bir an bile olsun çok beğendiğimiz, ancak başkasının “komik” bulacağını düşündüğümüz için “o” kıyafeti satın almaktan vazgeçmedik ki?  Hangimiz denizin derinliklerine karışmayı istemedik sonunu düşünmeksizin? Hangimiz acı hatıralarımızı tavan arasında unutulmaya mahkûm etmeyi arzulamadık? Hangimiz karanlıkta arkamıza bakmadan yürümeyi istemedik? Hangimiz sonunu bile bile âşık olmadık?

 

Kitaba ismini veren “Korkuyu Beklerken” hikâyesini, “Unutulan”ı, “Tahta At”ı ve daha fazlasını bir solukta keşfetmek üzere sizlere bırakıyorum. İyi okumalar.

İlgili Yazılar