Trump’a Dair Politika

Trump’a Dair

ekran-resmi-2016-11-17-16-14-20Neredeyse bir yıl boyunca büyük bir çoğunluğumuz Trump’la yattı Trump’la kalktı. Ve bu enteresan adam, 8 Kasım 2016 gününde 300 küsur milyonluk ABD’de bir parantezi kapattı. Hayatında kamu görevi izafe etmemiş, pek çok konu hakkında zaafı olan, ağzı torba değil ki büzeceğimiz bu medya tutkunu emlak kralı ABD’nin yeni başkanı oldu. Aslına bakılırsa Donald Trump öyle bir kampanya yürüttü ki kampanyası ilerledikçe kendisine şiddetle karşı çıkan deneyimli senatörler ve valiler bir bir sahadan çekildi,  tuzla buz oldu. Hâliyle Trump’ın yeni ABD başkanı olduğu haberi yayılınca Mahatma Ghandi’nin bir sözü kimilerimizin aklına geldi:Önce seni görmezden gelirler, sonra alay ederler, sonra seninle savaşırlar, sonra sen kazanırsın.”

Evet, işte aynen böyle.

Herkes inanamıyordu, ihtimal dahi vermiyordu, anket şirketlerinin deneyimli analistleri ekranlarda boy gösteriyor, Clinton’ın başkan olacağı noktasında garanti veriyordu. Öyle ya da böyle, sevelim ya da sevmeyelim, Amerikan halkının bir bölümünden nefret ettiğini açıkça beyan eden bir aday, bizzat o halk tarafından başkan seçildi. Bu sonuç her hâl ve koşulda ürkütücüdür.

Şöyle bir arkamıza yaslanıp baktığımızda, insanlığın belirli periyotlar dâhilinde her zaman karanlık dönemlere girdiğini görürüz. Bu dönemler kimi zaman dünya savaşları ismiyle büyük çaplı kitlesel yıkımlar olarak baş göstermiş, kimi zaman da siyasi krizler olarak önümüze gelmiştir. Bugün birçoğumuz dünyada işlerin iyi gittiğini düşünebiliriz, hatta bu “dünya” kimi zaman kendi dünyamız bile olabilir; insani bir içgüdüdür, alışkanlıktır bu, işler bir anda başa çıkılamaz hale gelebilir. Hatta geçmişte de böyle olmuş, eminim ki Avusturya Arşidükü’nün öldürülmesinin dünyada 20 milyon insanın ölümüne mâl olacağı 20.yüzyılda yaşayan birçok insanın aklının ucundan bile geçmemiştir.

Trump’ın zaferini işini kaybeden ve sokağa itilen 30 milyonu aşkın beyaz Amerikalının kitlesel anlamda harekete geçişi olarak yorumlamak oldukça yetersiz kalacaktır. Zenofobi veya daha dar anlamda İslamofobi mağdur edilmiş kitlelerin mücadelesine asla dâhil değildir. Aslında önemli olan, burada başka durumların rol oynayıp oynamadığını kafamızda tahayyül etmektir. Bana göre, mevcut Amerikan kapitalizminin faşizmle ikâme edileceği öngörüsüne katılmadığımı ifade etmemde yarar var fakat bu sürecin bir Amerikan tipi faşizmin emarelerini bizimle az da olsa buluşturduğunu ifade etmek de çok zor değil.

[pullquote_left]Toplum içinde nefreti ateşleyen popüler bir liderin etrafında toplanmış kitlelerinin kararlarının sonuçlarını öngörmeye çalışıyoruz.[/pullquote_left]Donald Trump’ın önümüzdeki 4 yıl içerisinde neler yapacağı gerçekten bilinmiyor. Herkes hemfikir ki Trump ne yapacağını, hangi politikaları izleyeceğini kendi de bilmiyor. Bu konuda geçtiğimiz günlerde İlber Ortaylı’nın yaptığı değerlendirmeyi anlamlı buluyorum: Amerikan iktidar koltuğu hâlâ aynı. Bu insanı çok yükselten bir taht; fakat sağında solunda çiviler var. O çiviler fazla serbest hareket edene batar. Trump da kaba söylemini ve vaatlerini kendisinden evvelkiler gibi, şartların zorlaması karşısında değiştirecek.” Kesinlikle doğru, Trump, tıpkı kampanya sürecinde olduğu gibi söylemini yumuşatacak, yeri gelince özür dileyecek, yeri gelince jestler yapacak. Bunu da tahmin etmek zor değil. Zor olanın ne olduğu sorusuna gelirsek, bu soruya yanıt ararken aklıma benzer bir senaryoyla kendisine iktidar yolunu açan Zimbabwe Devlet Başkanı Robert Mugabe geldi. Elbette magazin vari iddialarla ilgilenmek bu yazının ciddiyetiyle bağdaşmaz. Fakat dünyanın nasıl bir çıkmaza girdiği konusunda tereddütlerini dile getiren insanların, Mugabe’nin geçmişine de göz atmaları gerektiği kanısındayım. Tarih okumalarımız ve araştırmalarımız bize gösteriyor ki Mugabe, ülkesine yerleşmiş toprak ve statü sahibi beyaz kitlenin varlığı konusundaki rahatsızlığını öfke dolu bir üslupla dile getirdi ve ülkesindeki beyaz-seçkin nefretini akıl almaz boyutlara taşıdı. Bir gerilla savaşının ardından da söz konusu toprakları insanlara yeniden dağıtmayı başardı. 1980’lerin sonunda Mugabe’nin bu girişimleri bir reform niteliğine büründü. Bugün, ne acıdır ki Mugabe’nin AB ülkelerini ziyaret etmesi dahi yasak. Uluslararası güçler, ülkede büyük insan hakları ihlalleri yaşandığı konusunda hemfikir.  Halkın geneli toprak sahibi fakat her şeye rağmen kıtlıkla boğuşuyor. Demem o ki, karanlık dönemleri ülke, kıta, coğrafya ayırt etmeksizin tekrar tekrar yaşayabiliyor, otoriteryanizm zaafının tekrar tekrar palazlandığını görüyor ve toplum içinde nefreti ateşleyen popüler bir liderin etrafında toplanmış kitlelerinin kararlarının sonuçlarını öngörmeye çalışıyoruz.

Ayrıca Türkiye özelinde konuşursak, geçtiğimiz 8 yılda Barack Obama yönetiminin halk nezdinde yerleşmiş o meşhur ABD nefretini bir nebze kırdığını söyleyebiliriz. Bu minvalde Müslümanları ABD’ye almayacağını söyleyen Trump’ın seçim zaferine bazı Türkiye İslamcılarının sevinmesi hakikaten ilginçtir. Trump bir konuşmasında, “öyle çok kazanacağız ki, kazanmaktan yorulacaksınız.” demişti. Sanıyorum bu popülizm dalgası hepimizi esir aldı, ben dâhil.

Kıssadan hisse, popülistler için olası bir seçim zaferine nasıl ulaşacağının önemli olmadığı ve popülistler adına etik siyasal kuralların hükümsüz olduğu varsayımına dayanırsak karşımıza çeşitli sonuçların çıkabileceğini de öngörmemiz gerekir. Abartmaya, felaket senaryoları kaleme almaya hiç lüzum yok, söylem anlamında Trump bir ilk değil, bir son da olmayacak. Tek bildiğimiz şey, vaatlerin, önerilerin ve söylemlerin her daim sistem içi olduğu ABD’de sistem dışı olma iradesini gösteren Donald Trump’ın Obama ve Clinton’ın varisi olduğu malum Washington siyasi yapısını değişime sürükleyeceği. Ortaylı’nın ifade ettiği çivilerin yeni başkana batıp batmayacağını da hepimiz göreceğiz. Eminim ki bu süreç biraz yorucu olacak.

[divider]

NOT: Robert Mugabe için bkz. “Zimbabwe seized white farmers’ land. Now some are being invited back”. Washington Post, 14 Eylül 2015.

 

İlgili Yazılar