Beyne Kanın Yeterli Olduğu Zamanlardı Kültür - Sanat

Beyne Kanın Yeterli Olduğu Zamanlardı

Şimdi vakit ya sürüye yakın durmanın ya da yaşananlara karşı adım atma vakti…

koyun

Yaklaşık 10 saniye geçti. Dayan diyorum kendime. Biraz daha dayan. Etraftaki toz bulutu çekilsin, elbet seni de görür birileri.12…13…14… saymayı kesmelisin artık Beste diyorum kendime. İnsanlar panikle bir şeylerden kaçıyorlar, ara sıra birbirlerine takılıyor, birbirlerini itiyorlar ama onlara anlam veremiyorum. Yanımda yüzükoyun yatan yaşıtım sayılır bir delikanlıya iyi misin diyorum. Ama sanki sadece dudaklarımı kıpırdatıyormuşum gibi geliyor.  18…19…20… kulaklarım biraz daha iyi durumda. Küçük bir bebeğin ağlama dilinde anne diye yalvarışlarını duyuyorum. Daha arkamı dönüp bakamadan ellerimin üzerindeki küçük çizik parçaları çekiyor dikkatimi. Ufak tefek çığlıklar duyuyorum ama bilinçaltım âdeta bana emirler yağdırırcasına oradan uzaklaşmam gerektiğini söylüyor. Nereye doğru gideceğimi bilmeden tökezleyerek koşmaya başlıyorum. Koş diyorum, kaç! 31…32…33…

Yaklaşık 10 saniye geçti. Yeni yıkanmış beyaz çarşaflı yatağımda gözlerimi açıp, biraz daha mayışmaya karar verdikten sonra 10 saniye geçti. 12…13…14… sol elimle telefonuma uzanıp sıcak yatağımda biraz daha vakit geçirmeye karar verdim. Haberleri hızla geçtim, acaba Aslı dün gece bardaki resimlerimizi internete yüklemiş midir? Dün gece yeterince güzel ve gösterişli olduğuma eminim. 18…19…20… resimlerde güzel çıkmak benim için her daim çok önemli olmuştur. Zaten yakınlarda bir ajanstan teklif alıp, daha fazla para kazanabileceğim başka bir işe adım atmayı düşünüyorum. Ama önce biraz daha uyumalıyım.31…32…33…

Dumanlar yarı dağılmış gözüküyor. Kulaklarım normale döndü. Sadece yakınımdaki seslerin çoğu sadece kulak zarım yırtılıyormuşçasına geliyor. Ambulanslar geçiyor yakınımdan. Polis arabalarının siren sesleri çalıyor. Tüm bunların gerisinde kömüre dönmüş bir dünya geliyor gözlerimin önüne. Hastane önünde bir annenin yutak borusundaki damarlarının yırtılışına şahit oluyorum. İki adım sonra yere düşüyor. Yanında kolundan tutmaya çalışan insanları itiyor elinin bir ucuyla, ben kalkarım diyor. Sonra kulağımı değil ama kalbimi tırmalayan bir soru soruyor titrek sesiyle. Yavrumu gördünüz mü diyor? Oğlum, okuldan dönecekti, daha gelemedi diyor. Teyze çok yaşlısın biraz otur bulunur elbet diyorlar. Ey oğul bana baksana sen, ben 7 adam gücündeyim, ben anayım ana diyor. Saniyeler geçiyor, dakikalar geçiyor, hayatlar geçip gidiyor ama o kahrolası zaman durmuyor. 57…58…59…

Dilim varmıyor bütün olanları, sonra bitip gidenleri 60 saniyeye sığdırmaya. Susuyorum. Tanıdık tanımadık herkes eşlik ediyor suskunluğuma. Kâğıda dökülmek isteyen bütün kelimeler susuyor. Kalemim acıyor. Yutkunamadığım her enzim parçası birer aleve dönüşüyor dilimin ucunda. Sonra yeniden sayfa başı yapıyorum. Kalemtıraşımda biriken küçük kömür parçalarını çöp kutusuna boşaltıyorum. Kahve makinasının kırık düğmesine basıyorum tekrar. Beyaz bir sayfa biraz olsun rahatlatıyor içimi. Unutuyorum sonra bütün olanları. Bütün ölenleri unutuyorum. Ellerimin üzerindeki çizikleri unutuyorum. Sonra geçti sanıyorum. Sonra insanmış gibi yaşamaya devam ediyorum. İnsanmış gibi…ağla

 

Nietzsche; ‘’ Basit bir hayatın mı olsun istiyorsun? Sürüye yakın dur ve orada kendini unut.” Demişti. Nietzsche’yi çok severdim. Onunla birlikte sürüleri de sevmeye başladım. İnsan yakalamayacağından emin olduğu vakit kesiveriyor hayat ipini kendi eliyle. Daha fazla dayanamıyor.

Bugün GazeteBilkent başlığı altında Kültür Sanat köşesini doldururken geçen zaman dilimlerinin birinde huzurla ve güvenle gittiğim bir tiyatro oyununun içinde geçen çatışmalardan bahsetmek isterdim. Çok ünlü bir sinema yönetmeninin en son ki yapıtını nasıl ince dekorlarla döşemiş olduğundan… Ya da günümüz yeni yazarlarının kendileri kadar hevesli ve heyecanlı kitap aralarından alıntılar yapmak isterdim.

Lakin bugün GazeteBilkent başlığı altında Kültür Sanat köşesini doldururken ülkemde yaşanan onur ve insanlık zedeleyici olayların yüz kızartıcı penceresinden yazıyorum. Bir yandan da Kurtuluş zamanlarının zeki, çalışkan ve karakteri yüksek Türk milletinin ne denli her şeyi kabullenir bir hale geldiğini sorgulamak istiyorum.

Yaşamaya bu denli beceriksiz ve eksik oluşumuz artık birbirimizin hayatlarını sorgusuzca ödünç alma girişimleriyle sonuçlanıyor. Peki, neden kimse bu gidişe bir dur diyemiyor. Hemen her gün gözyaşları akıtıyor, türlü ahkâmlar kesiyor fakat kavgamızda bir adım öteye gidemiyoruz. Yaşamak insanoğlunun tek mahareti iken bu özensizlik, bu derin ayrılıklar neden?

Kaosla, korkuyla, endişeyle; bağlar, milletler, topraklar, hayatlar koparılıyor. Sebebini bilmeden farklı bir hayatın mensubu oluyorsunuz. Aldığınız nefes yanından geçtiğiniz bir bombanın patlamasıyla aynı değere biçiliyor. Neden ölüme alışmamız bekleniyor. Neden başucumuzda patlayan bombalara, ölen insanlara masum hikâyeler üretiliyor?  Bahaneler bizi insaniyetin birkaç kulaç gerisine taşırken gerçeklere karşı kapadığımız gözlerimiz, bize hangi dağın arkasında güvenli bir yaşam alanı yaratıyor sormak istiyorum. Neden bir şeylere göz açabilmek için o şeyi gerçekten yaşamış olmak gerekiyor. Neden yazımın başından itibaren ara ara nükteler de bulunarak devam ettirdiğim sözlerimi, yaşananların ve yaşatılanların aleni sorumlularına açık açık yük bindiremeden yazmak zorunda bırakılıyorum. Hak aranan yolların önü neden hep kapalı tutuluyor. Bana kalırsa insan olarak eksikliğimiz bu soruların cevapsız bırakılmasından geliyor ama gittiği yeri tahmin etmek zor. Cenneti yeryüzünde bulan insanla onu gökyüzünde arayan insan arasındaki fark büyük. Yaşamak zor ve hayat hiç de sanıldığı kadar kısa değil. Fakat ben, sözlerimi kısa tutmak mecburiyetindeyim. Gerçekler fazla sorgu sevmez. Gerçekler büyüklerin gölgesinde yaşayan ve sürüye ayak uyduran bütün koyunlara fazla renkli gelir. Oysa koyunlar sadece ot sever. Kendimize yetebildiğimiz bir yol ayrımında kendimize kalan umutlarımızı birleştirebilmek umuduyla kalın.

İlgili Yazılar