Milli Mücadele ve Amerikan Mandası Tartışmaları

Ecnebi bir devletin himaye ve sahabetini kabul etmek insanlık evsafından mahrumiyeti, acz ü meskeneti itiraftan başka bir şey değildir. Filhakika bu dereceye düşmemiş olanların isteyerek başlarına bir ecnebi efendi getirmelerine asla ihtimal verilmez. (Atatürk, Nutuk)

Amerikan mandası (mandat: Milletler Cemiyeti denetiminde sınırlı himaye ve yönetme yetkisi) konusunu, önce dış, sonra iç siyasi koşullar açısından ele almak gerekir.

[box_light]Dış Koşullar[/box_light]

Amerika Birleşik Devletleri açısından Türkiye mandası ihtimali, 1918 başı ile 1919 sonbaharı arasında zaman zaman üzerinde durulmakla beraber, hiçbir zaman benimsenmiş bir politika değildir. Amerika’nın, Türkiye’nin tümü veya belirli bölümlerinde manda üstlenmesi önerisini atan devlet, İngiltere’dir. Konuyla ilgili ciddi literatürde, İngiltere’nin bu tavrına başlıca üç neden gösterilir:

1. Kendini yönetme konusunda bazı eksiklikleri olduğu düşünülen Türkiye’nin, Rus tehlikesine karşı sağlık ve bütünlüğünü garantilemek,

2. Fransa’nın Türkiye’ye el atmasını önlemek,

3. ABD’nin, Avrupa Barış Konferansı’nda İngiltere ile birlikte davranmasını sağlamak.

Dönemin ABD Başkanı Woodrow Wilson (Kaynak: biography.com)

Dikkat edilirse İngiltere’nin yaklaşımı, Türkiye’nin (ve bir ihtimal Türkiye artı Suriye ve Filistin’in) rakip güçler arasında bölünmek yerine, dost bir gücün denetimi altında bütünlüğünü korumasına yöneliktir. Türkiye mandasını İngiltere’nin bizzat üstlenmesi hiçbir zaman söz konusu olmamıştır. Çünkü yüz yıldan beri bölgede birbiriyle mücadele eden üç devletten herhangi birinin tek başına Türkiye’ye hakim olması, ötekilerin müdahalesini davet ederek, uzun vadede tehlikeli bir istikrarsızlıktan başka sonuç doğurmayacaktır. Klasik Avrupa dengelerinin dışında kalan Amerika, yansız bir hakem rolü için ideal adaydır. Amerika’nın konuya ilgi göstermesinde, kısa vadeli birtakım ticari çıkarların ve uzun vadeli emperyal yayılma planlarının etkisi bulunmuş olabilir. Ancak söz konusu etkiler sonuçta yetersiz kalmış olmalı ki ABD, kısa bir tereddütten sonra, manda planını reddetmiştir.

Türkiye (Anadolu), Boğazlar, Ermenistan ve Filistin mandaları projesi, Paris Barış Konferansı’nın son günlerinde (30 Mayıs 1919), müttefikler tarafından resmen Başkan Wilson’a iletilmiştir. Wilson, Türkiye ve Filistin mandalarına en baştan karşıdır; bu teklifleri ABD anayasasına göre mandayı kabul veya reddetmeye yetkili olan Senato’ya sunmaya bile gerek duymamıştır. Ermenistan ve Boğazlar mandaları ise, tam bir yıl gecikmeyle, 1920 Mayıs’ında Senato’ya sunulmuş ve her iki teklif 13’e karşı 52 oyla reddedilmiştir. Wilson’ın, tekliflerin kabulü yönünde herhangi bir siyasi çaba göstermediği anlaşılmaktadır.

[box_light]İç Koşullar[/box_light]

Manda konusuna iç politika açısından bakıldığında, iki ayrı dönem göze çarpar. Savaşın sonunu izleyen iki – üç ay (Ekim-Aralık 1918) boyunca, aydın Türk kamuoyunun çok geniş bir kesimi, şu ya da bu isim altında, Amerika’ya sığınmaktan yanadır. Bu genellemeye, devrik İttihat ve Terakki rejiminin kalıntıları kadar, önde gelen İttihat ve Terakki muhalifleri ve Türk basınının hemen tüm önemli isimleri dahildir. 1918 Kasım’ında kurulan Wilson Prensipleri Cemiyeti’nin kurucu listesi, adeta dönemin “ilerici” Türk siyasi elitinin kataloğu gibidir. Aralarında, Halide Edip (Adıvar), Ahmet Emin (Yalman), Yunus Nadi (Abalıoğlu) gibi, sonradan milliyetçi hareketin önder ve sözcüleri olan isimlerin yanı sıra, Ali Kemal ve Refik Halit (Karay) gibi, Milli Mücadele’nin en sivri düşmanları dikkati çeker.

Wilson Prensipleri Cemiyeti’nin Halide Edip (Adıvar), Ahmet Emin (Yalman) gibi destekçileri bulunuyordu. (Kaynak: kuramsalaktarim.blogspot.com)

Wilson Prensipleri Cemiyeti’nin hareket noktaları, 1. Dünya Harbi’ndeki korkunç yenilgiye rağmen, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü mümkün olduğunca korumak, 2. Balkan Harbi’nden beri Türk siyasetine egemen olan ve ülkeyi felakete sürükleyen çılgınca şovenizmi ve dünyaya meydan okuma tavrını bir yana bırakarak, ülkenin acilen ihtiyacı olan ekonomik ve sosyal reformlara konsantre olmaktır. Cemiyetin beyannamesi, saltanat ve meşrutiyet kurumlarına dokunmamak, tüm bakanlıklarda yetkili bir (Amerikalı) müşavirin seçeceği uzmanlardan kurulu bir reform heyeti oluşturmak, seçimlerde nispi temsil esasını kabul etmek, adliye örgütünün ikili yapısını bertaraf ederek bütün vatandaşlar için ortak bir çağdaş hukuk sistemi kurmak ve Türkiye’nin uluslararası plandaki tarafsızlığını tanımak kaydıyla, 15 ila 25 yıllık bir süre ile Amerikan mandasının kabulünü savunur. (Erol, s. 36-37)

1919 başlarından itibaren anti-İttihatçı ve anti-Kemalist kesim Amerikan mandasına karşı tavır alırken, milliyetçi kesimin İstanbul kanadı, manda fikrinin ateşli savunucuları olarak kalır. “Amerikancı” yaklaşımın en aktif sözcüsü olan Halide Edip, Erzurum Kongresi sırasında (Ağustos 1919) Mustafa Kemal’e hitaben yazdığı ünlü mektubunda, “Bütün eski ve yeni Türkiye hudutlarına şamil olmak üzere, geçici bir Amerikan mandasını ehven-i şer olarak görüyoruz.” diyerek, gerekçelerini şöyle sıralar:

“Milletin refah ve gelişmesini temin, halkı, köyleri, sıhhati ve zihniyetiyle asri bir halk haline koyabilecek bir hükûmet nazariyesine ve tatbikatına ihtiyacımız var. Bunda lazım gelen para, ihtisas ve kudrete sahip değiliz. Filipin gibi vahşi bir memleketi bugün kendi kendini idareye kudretli asri bir makine haline koyan Amerika, bu hususta çok işimize geliyor. On beş – yirmi sene zahmet çektikten sonra, yeni bir Türkiye ve her ferdi, tahsili, zihniyeti ile hakiki istiklali kafasında ve cebinde taşıyan bir Türkiye’yi ancak Yeni Dünya’nın kabiliyeti vücuda getirebilir.”

“Harici rekabetleri ve kuvvetleri memleketimizden defedebilecek bir yardımcıya ihtiyacımız var. Bunu ancak Avrupa dışında ve Avrupa’dan kuvvetli bir elde bulabiliriz.”

Sivas Kongresi’nde (Ekim 1919) söz alan konuşmacıların çoğu da Adıvar gibi mandadan yanadır. Refet (Bele)’ye göre, “Manda istiklale mani değildir; manda ile kuvvetlenirsek, istiklale daha iyi sahip oluruz.” Rauf (Orbay)’a göre, “Zayıf kaldığımız müddetçe taksim tehlikesi de baki kalacaktır.” Türkiye’nin bir an önce kuvvetlenmesi, “ancak, tarafsızlığı malum olan Amerika’nın yardımını kabulle kabil olur.” Kuva-yi Milliye’nin önde gelen örgütçülerinden Kara Vasıf şöyle konuşur:

“Manda’nın isminden korkmayalım, isterseniz buna ‘müzaheret’ diyelim. Büyük bir harpten mağlup çıktık. Bütün memleket perişan vaziyettedir. Beş yüz milyon lira borcumuz var. Bunu ne ile, nasıl ödeyeceğiz? Gelirimiz bu borcun faizine bile yetmez. Tamamiyle müstakil yaşamaya, mali vaziyetimiz müsait değildir. Şimdi istiklalimizi kurtarsak bile, olduğumuz yerde sayarak bir adım ilerleyemez ve günün birinde, bizden kuvvetli olanların hükmü altına girmeye, ister istemez mecbur oluruz. İşte bu sebeplerden dolayı, İngiltere’yi kendimize ebedi düşman ve Amerika’yı şerrin ehveni saymalıyız.” (Orbay III, s. 268-270)

Milliyetçi kesimde bu tarihte Amerikan mandasına açık seçik karşı çıkan, Mustafa Kemal ve Kâzım Karabekir’den başka önemli bir isim yoktur. Gerek Erzurum gerekse Sivas Kongreleri, sonuçta kesin bir karara varamadan, manda ihtimaline açık kapı bırakan şu ibareyi kabul eder: “[…] devlet ve milletimizin iç ve dış istiklali ve vatanımızın tamamiyeti mahfuz kalmak şartıyla, Misak-ı Milli hudutları içinde, milliyet esasına riayetkâr ve memleketimize karşı istila emeli beslemeyen herhangi devletin fenni, sınai, iktisadi yardımını memnuniyetle karşılarız.

Sivas Kongresi sırasında ABD Senatosu namına Anadolu’yu ziyaret eden Harbord heyetiyle yapılan temaslar, ABD ile Türk Milli Hareketi arasında olumlu bir ilişkinin doğmasını sağlar. Ancak tam bu sıralarda ABD’nin izolasyonizm (yalnızcılık) politikasıyla dünyadan elini eteğini çekmeye karar vermesi üzerine, manda konusu da hızla gündemden düşer.

[box_light]Neden karşı çıkıldı?[/box_light]

Yakın dava arkadaşlarının desteklediği Amerikan mandası fikrine Mustafa Kemal’in karşı çıkma nedenleri neler olabilir? Birinci neden, hiç şüphesiz, Milli Mücadele liderinin parlak stratejik sezgisidir. Mustafa Kemal, İngiltere ve Fransa’nın birer kâğıttan kaplan olduklarını – dört yıl süren korkunç bir savaştan sonra Şark’ta yeni bir savaşı göze almayacaklarını – hemen herkesten önce kavramış, dolayısıyla kimsenin cesaret edemediği bir riski üstlenerek Dünya Savaşı galiplerine yeniden meydan okumayı seçmiştir.

Kâzım Karabekir ve Mustafa Kemal Atatürk (Kaynak: radikal.com.tr)

Oysa mandacıların başlıca gerekçesi, yarın öbür gün İngiltere ve Fransa tarafından empoze edilecek felaketli sulh koşullarına karşı Amerika’nın desteğiyle karşı konulabileceğidir. İkinci neden, yine Mustafa Kemal’in gerçekçiliği ile ilgili olabilir. Amerika’nın mandaya istekli olmadığı, aslında 1919 yaz başından beri bilinmektedir. Mandacıların bunu bile bile Amerika’ya bel bağlamalarında, çaresizlikten doğan bir hayalcilik sezilebilir. Oysa gerçekleşme ihtimali zaten pek zayıf olan bir keyfiyete karşı daha baştan tavır koymakta, “vatanın bağımsızlığından ödün vermeyen kahraman” imajı açısından faydalar vardır.

Üçüncü sırada, Kâzım Karabekir faktörü anılmalıdır. Karabekir’in mandaya karşı çıkması, belki “gâvurun iyisi olmaz” diye özetlenebilecek sade bir anlayışın eseri gibi gözüküyor. Doğu Cephesi kumandanının tavrı önemsiz değildir. 1919’da Milli Hareket’in henüz tartışmasız bir lideri oluşmamıştır. Karabekir Doğu Anadolu’ya tek başına hakimdir ve Mustafa Kemal önderliğindeki hareketle ilişkileri henüz netlik kazanmamıştır. Çoğunluğu İstanbullu aydınlardan oluşan mandacıların elinde, bununla boy ölçüşebilecek bir koz yoktur. Mustafa Kemal’in bu durumda Karabekir’den yana tavır koymasında, çeşitli tarihçiler tarafından övülen taktik zekâsının payı olabilir. Manda rejiminin mutlak ve keyfî Tek Adam yönetimiyle bağdaşmayacağı gerçeği de, dördüncü bir faktör olarak göz önünde bulundurulmalıdır.

[box_light]Sonuç[/box_light]

Tarih, kısa vadede mandacıları haksız çıkarmıştır. Ancak haksız da çıksa, belirli somut hedefler için en uygun siyasi araçları bulma arayışının, akılcı ve pragmatik siyasi anlayışın bir örneği olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Modern öncesi toplumlara özgü sembolik-duygusal düşünce tarzı (“vatan”, “haysiyet”, “izzetinefis” vb. adına ülkenin refah ve geleceğini tehlikeye atan zihniyet), bundan çok farklıdır. Uzun vadede kimin haklı çıktığı ise, sanıldığı kadar açık değildir. Kara Vasıf’ın yukarıda aktarılan tanımına tıpatıp uyan bir rejim, 26 yıl aradan sonra Türkiye’de kurulacaktır. 1945’i izleyen yıllarda ABD’nin gösterdiği “müzaheret”, Türkiye’nin hem son derece tehlikeli bir uluslararası ortamda bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü korumasını sağlayacak, hem de ülkenin, son birkaç yüz yıllık tarihinde görmemiş olduğu bir ekonomik kalkınma sürecine girmesine yardım edecektir. Ancak aradan geçen yılların mirası olan milliyetçi gelenek, bu gerçeğin kavranması ve en iyi şekilde değerlendirilmesi yolunda aşılması güç bir engeldir. Bu zihniyet, bağımsızlığını ve refahını Amerika’ya borçlu olan bir ülkenin tek başına dünyaya meydan okumasının hem mümkün, hem arzulanır bir hâl olduğu inancını ısrarla koruyacak; bundan doğan tuhaf bir bilinç bölünmesi, dış dünya ve dış politika konusunda adeta psikolojik kökenli bir cehalet, Türk kamuoyunu etkileyecektir.


[box_light]Kaynakça[/box_light]

Mine Erol, Türkiye’de Amerikan Mandası Meselesi, 1919-1920, İleri Basımevi, 1972.

Rauf Orbay, Cehennem Değirmeni: Siyasi Hatıralarım, Truva Yayınları, 2004.

Leave a Reply

Ankara Bilgisayar Servisi Sigma Defence