‘Hiç Olan Bireyleriz’ Politika

‘Hiç Olan Bireyleriz’

Bu köşede hep zulme uğrayanlara, katledilenlere, ezilenlere yer verdim. 7 Haziran seçimlerinden sonra ‘400’ uğruna öldürülenleri, Karadeniz’i, Kaz Dağları’nın asıl madeni olan ağaçlarının yok oluşunu ve daha gözümün gördüğü, kalemimin yettiği nice haksızlıkları, kötülükleri yazdım. Ama ne Suruç’u ne Ankara’yı ne de Paris’i yazabildim. Dökülmedi kalemimden duygularım. Bir şey vardı ki kalemimi dondurdu, sözlerimi boğazıma tıktı. Ankara Katliamında alanda olmadığım halde hastanelerde gördüklerim, duyduklarım, orada olan yakınlarım anlattıkları hayatın ve kalemimin durmasına yetti sanırım. Nasıl yazılır ki böyle bir acı. Yazılanları okudum çünkü nasıl yazılır bu acı dedim. Ama ben yine yazamadım.

Geçenlerde Neyse grubundan Selim Kırılmaz’la kısa bir sohbet etme fırsatım olmuştu. O da ikinci albüm hazırlığındayken Suruç ve Ankara’ya ne kadar üzüldüklerini ve çalışmalarının dağıldığını söyledi. Ancak her patlamadan sonra böyle olmaması gerektiğini de ekledi. Çünkü o sıralar Ankara için başka bir bomba daha olacak söylentisiyle tedirginlik yaşıyorduk hatta nicelerinin olabileceğini biliyorduk sanki içten içe. Her patlamadan sonra böyle olunamazdı ve bir şeyler yapmalıydık bizler de. Selim Kırılmaz haklıydı; onlar ve onlar gibi güzel insanların söylemesi, birilerinin çizmesi ya da birilerinin yazması gerek. Şimdi de çıkabildiği kadar yazacağım çünkü yazsam olmuyor, yazmasam olmaz.

TDK’nın tanımına göre kötülük ‘Kötü olma durumu, kemlik, şer.’ diye açıklanmış. Diyarbakır’ı, Suruç’u, Ankara’yı, Paris’i ve nicelerini düşünüyorum, yapılan şeyin tanımı kötülük olamaz diyorum. Sadece insanların bombalanmasıyla kalmıyor çünkü bu adını koyamadığım olaylar; üstüne bir de ölenlere hakaret eden, iyi ki öldüler diyen büyük bir kitle var önümüzde.  Yan komşusu, sınıf arkadaşı belki de öğretmeni o kanlı alanda olan biri nasıl olur da kalbini, vicdanını bir yerlerde unutup ölenlerin anısına bu denli saygısızlık edebilir?

TDK’nın tanımına göre polis ‘Kamu düzenini, huzur ve güvenliği sağlayan kuruluş’muş. Ama benim gördüğüm polis Berkin’i, Ethem’i, Dilek’i ve daha nicelerini öldürdü. Gezide vücudumu hedef alarak bana gaz kapsülleri attı, Ankara’da kanlar içinde, insan bedenleri değil insan parçaları arasındaki yaralılara gaz sıktı. Yani diyeceğim şu ki kötülüğün ve polisin tanımının değiştirilmesi gerek ya da kötülerin ve polisin değişmesi gerek. İkinci ihtimal zor göründüğüne göre Jean Genet’in de dediği gibi ‘Polisler hiçbir zaman insan olmadı ve insan oldukları gün artık polis olmayacaklar… ‘

Ankara Katliamından sonra yaralıları da öldürmeye çalışan polisler, ölenlere saygı duymayan hatta oh olsun diyenler varken, olayın failleri hemen içimizde, Anadolu’da yetişiyorken, bu katliamlar Adıyaman’da ya da başka bir yerdeki çay ocağında planlanıyorken yanı başımızdaki katillerimizden nasıl kurtulabiliriz ki? Bütün dünya Türkiye’nin IŞİD’e verdiği maddi ve manevi desteği bilirken bu kadar sessiz kalmamız ve IŞİD’e kötü söz getirmememizin tek açıklaması Türkiyelilerin hatrı sayılır bir kısmının içten içe IŞİD’e duyduğu sevgiden başka bir şey değil. Ama bu demek değildir ki Türkiye’yi suçlayan dünya masumdur. IŞİD gibi geliri düzenli ve bol bir yapının sadece Türkiye desteği almadığı belli elbette. O çok güçlü devletlerin kolaylıkla alabilecekleri önlemler alınmadığı, alınmak istenmediği için bu halde değil miyiz biraz da? Hollanda şu an Kürtlere silah yardımını konuşuyor mesela. IŞİD’e karşı savaşanlara yardım etmek şu an mı akıllara geldi? IŞİD bizleri şaşırtarak yapmadı ki tüm bunları; bağıra bağıra biz geliyoruz dedi, sizleri öldüreceğiz dedi, hedefinde kimlerin olduğunu söyledi. Ama bunlar yetmiyormuş işte önlem almak için, bunu en iyi Davutoğlu açıkladı bize: ”Elimizde canlı bombacıların listesi var. Ama eylem yapmadan onları tutuklayamayız.” diyerek. Yani hiçbir şekilde akla mantığa sığmaz ki bu cümle. Ha tribünden ölenlere saygısızlık etmişsin, ha oh olsun geberdiler demişsin ha bir başbakan olarak şu cümleyi kurmuşsun bir fark yok yani.

Öfkem büyük. Yazacaklarım çok ama ne yazmaya halim var ne de cümlelerimi toparlayabiliyorum. Öyle bir yerdeyiz ki yüzlerce insanın ölümü bazılarına üzüntü bazılarına sevinç ifade ediyor. Böylesine büyük bir insanlık sorunu nasıl olur da ortak bir paydada buluşamaz? Biz tüm bu olanlara biraz üzülüp hayatlarımıza devam ediyorken şu an Akdeniz’de ve Ege’de bir sürü mülteci boğuluyor ve bedenleri kurtuluşları sandıkları ülkelerin kıyılarına vuruyor, Ortadoğu’da bir yerlerde çatışmalar sürüyor, bir yerlerde kadınlara tecavüz ediliyor, hapishanede bir çocuk kendini asıyor, başka canlı bombalar sınırlardan geçiyor ve yeni planlarını uygulamak için hazırlanıyor. İşte kötülük eş zamanlı ve her konuda hız kesmiyor; kötülük çalışkan, hırslı, azimli. Diğerleriyse belki sadece üzülüp biraz da sövüp devam ediyor kaldığı yerden hayatına, belki de yastığa başına koymadan ‘Sanki ben mi kurtaracağım dünyayı?’ diyor. Dünyayı mahveden insanken neden kurtaran yine insan olmasın?

Ece Temelkuran’ın ‘Düğümlere Üfleyen Kadınlar’ında şu satırlar geçiyor: “Superman bile bunalımda anasını satayım. Batman başlattı bu depresyon modasını. Sonra Örümcek Adam’a bile hafakanlar bastı. Dünya kötüye gidiyor azizim! Süper kahramanlar bile terapi divanında. Kafalar bulanık.” Belki de sorun tam da buradadır. Kurtarıcı bekliyoruzdur içten içe ama artık kurtarıcıların, peygamberlerin, o çok büyük liderlerin bir şeyleri pek de uzun vadede değiştiremediğini anlamanın vakti gelmiştir. Çünkü kurtarıcı demek birinden medet ummak, taşın altına elini koymamak demek; kurtarıcı demek heykeli dikilecek birileri demek. Bize heykel değil yaşamak gerekiyor, yarın sabah kalktığımda evden çıkıp geri dönebileceğimi bilmem gerekiyor. Ama bilemiyorum, emin olamıyorum artık nelerin gerçekleşebileceğinden. Seçim tahmini yapmak gibi bir şey değil çünkü bu. Ne umut var yazabiliyorum ne de başka güzel bir şeyler. Aklıma şu replik geliyor: Bence insan bilinci evrimde trajik bir şekilde ilerledi. Çok fazla bilinçlendik. Doğa kendinden bağımsız bir bakış açısı yarattı. Bizler doğa kanunlarına göre var olmaması gereken yaratıklarız. Hepimiz bir yanılsama içindeyken, duyusal deneyimler ve hislerin gelişimi sayesinde birey olduğumuzu sanan fakat aslında bir hiç olan bireyleriz.” (True Dedective).

 

İlgili Yazılar