Son dönem siyaseti pek de yoğun diyoruz ya hani… Bir de benden dinle halimizi.  Çay kahve ve hatta içki sofralarında “bir vatan” kurtarır oldum. Bir vatan sahi, ama dinledikçe anlıyorum ki tek vatan muhabbetinin de pabucu dama atılmış artık. Her kafadan bir ses değil, bir vatan çıktığını gördükçe sinirlenmiyorum. Aksine bir gülme patlak veriyor içimden. Ve istemeden şu soru beliriyor aklımda: Herkesin vatanı kendine mi artık acaba?  Şu güne kadar kaç vatan gördüm inan sayısını aklımda tutamayacak kadar yorgunum.
Saatleri, günleri aşan sohbetlerim ve ona eşlik eden çürümeye yüz tutmuş beynimle bu vatanlara direniyorum elimden geldiğince. Günlük köşe yazarlarından toplama, ortaya karışık, fikir demeye bin şahit isteyen birkaç siyasi ucube atıveriyorum hemen hemen hepsinde. Farkındayım. Böyle eğleniyorum sanırım. Ciddi tavırlar eşliğinde, ağır konularla eğlenmek dediğin şey buymuş da haberim yokmuş meğersem. “Şehit” kavramını kurcalıyorum. Karşımdakinin ne söylediği umrumda değil, itiraf ediyorum içten içe. Ne de olsa benim de şahsına münhasır bir vatanım var değil mi? Sadece, karşımdaki hararetli bir şekilde anlatırken, masadan kalkıp dışarıdan bir gözmüş gibi izliyorum onun aklınca şehit mertebesinin ince hesaplarını. Sıkılınca parti yüzdelerine vuruyorum arkadaşımı ve kendimi: “Kim ne alır, nereyi alır.”
Bütün gündem güzelce bir sömürüldükten sonra geliyorum çevremin magazin kuşağına. Son dönem dedikoduları da değişmiş belli ki. Filanca komutanın oğlu HDP’ye vermiş, duydun mu? Kürt ama MHP’liymiş… Kansız adamlar, kendi soyuna isyan eden dönekler… Bu yaftalamalar eşliğinde zamana oynuyoruz masada.  Sonunda laf bitince kendinden emin olan arkadaşımın yüzüne bakıp içimden soruyorum ona: Peki sen kendine dışarıdan bakabilsen, seni nereye koyardın?

 

 

Bu saçmalıklar uzun uzadıya bir liste oluşturuyor beynimin bir köşesinde. Ve ben hala susuyorum.
Herkesin, her şeye söyleyecek bir sözü var diye bitiriyorum ciddi şakalarımı. Küçümseyen gözlerle bir bakış atmayı da ihmal etmiyorum. Bilgi kirliliğinden dem vurup, ağzımızdan çıkan her kelimenin ona dahil olduğunu da kabullenmiyorum. Hep bir ağızdan sözleşmiş gibi sen, ben.  İyi mi ?
 

Benimsemediğim bir fikir önüme atılınca susmaz, karşı çıkardım eskiden. Kendi fikrimi anlatır, onunkiyle harmanlar, ortak menfaat noktasında buluştururdum. Şimdi susuyorum ve hatta zoraki yazıyorum. Neden mi?
Gezinin özgürlükçü çiçek çocukları şimdilerde agaç böcek fotoğraflarını kenara bırakmış; kan, parçalanmış bedenler, ağır silahların o “görkemli” ateşleme anlarını paylaşır oldular. Çok değil, yaklaşık bir ay öncesine kadar bu insanlar, savaşa sürükleyen “kendinden geçmiş” bir siyasi lidere nefretlerini dile getirirken şimdilerde en az onun kadar savaşa aç olduklarını kanıtladılar. Bazı şeyleri aklımda sıfırdan oturtmaya çalıştığım için susuyorum ve yazmıyorum. Bu samimiyetsizlik şölenini gördükçe anlıyorum ki siyaset bu toprakların afyonu olmuş. Herkes kendinden bu denli geçmişken, çarpık siyasetle kafasını bozmuş adamın sorumluluğunu bir ayık olarak almak epey zor güzel kardeşim.
Gözü dönmüş lidere sayısız kere nefretini kusan ben, bundan vazgeçiyorum artık. Meselenin lider değil, yaptığının farkında olmayan dünün çiçekleri, bugünün aç köpeklerine yüklüyorum. Bu işin bütün sorumluluğu yanlış anlamadınız siz, hiçbir zaman kendi gibi davranmamış olanlara aittir. Oy versin ya da vermesin “kendi liderine” hizmet ettiğini ne zaman anlayacak, merakımı yine suskunluğuma atıyorum. O günün çiçek çocukları; çiçek oldular, köpek oldular… Bekliyorum.. İnsan olmanızı sabırla bekliyorum.
Kahve masalarından kalktım, geldim. İçki masalarınıza konuk oldum ve dinledim. Derleyip toplayıp yazacağımı sanırken, gündemin yoğunluğu bir kenara, onlara gelmeden önce o masayı inceleyelim derim.

Leave a Reply

1 comment

  1. Kerem

    “Çok değil, yaklaşık bir ay öncesine kadar bu insanlar, savaşa sürükleyen “kendinden geçmiş” bir siyasi lidere nefretlerini dile getirirken şimdilerde en az onun kadar savaşa aç olduklarını kanıtladılar.”
    Mükemmel.