1919’da yapılan Sivas Kongresi’nden, 1946 yılında yapılan genel seçimlere kadar süren tek parti döneminden sonra nihayet demokratik sisteme geçen Türkiye’nin günümüze kadar verdiği demokrasi sınavı birçok zorluklarla karşılaştı. Askeri darbeler, laik-dindar çatışmaları ve Kürt Sorunu demokrasi serüvenimizi zora sokan en önemli unsurların başında geldi.  Hiç şüphesiz ki bu zorluklar, bize Cumhuriyet’in erken dönemlerinde yapılan hataların bir getirisiydi.

Türkiye’nin 1923’ten bu yana potansiyelini asla yakalayamamasının en büyük nedeni -şahsi fikrime göre- yapılan bu hatalar yüzünden ülkede toplumsal uzlaşmanın asla sağlanamamış olmasıdır. Ülkede yaşayan farklı düşüncedeki fikirlerin tek parti döneminde siyaset arenasından uzaklaştırılmaya ve hatta bastırılmaya çalışılması günümüze kadar gelen ve hala çözüm bekleyen sorunları beraberinde getirdi.

160px-Progressive_Republican_Party-TurkeySVG2.svg

TCF Amblemi

Hiç şüphe yok ki yıkılmış bir ülkeyi yeniden ayağa kaldıran, yaptığı inkılaplarla çağdaşlaşma yolunda büyük adımlar atan Atatürk’e birçok şey borçluyuz fakat kabul etmeliyiz ki her yönetici gibi onun da hataları oldu ve ne yazık ki bu hataların bir kısmı yaptığı devrimlere gölge düşürdü, bu hataların başında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kapatması gelir.

22b

Partinin Kurucu Kadrosu

Cumhuriyetin ilanından bir yıl sonra rejim muhaliflerince kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın dikkat çekici özelliği, Milli Mücadelenin ilk lider kadrosunu oluşturan beş kişiden Mustafa Kemal hariç diğer dördünün parti kurucuları arasında bulunmalarıdır. Bunlar, parti reisi olan Kâzım Karabekir, ikinci başkan Rauf (Orbay), genel sekreter Ali Fuat (Cebesoy) ve Refet (Bele)‘dir. Milli Mücadelenin aktif isimlerinden Dr. Adnan (Adıvar), İsmail Canbulat, Kara Vasıf, Cafer Tayyar (Eğilmez), eski İzmir valisi Rahmi, Miralay Arif ve başkaları da TCF kurucuları arasında bulunurlar.

Cumhuriyetin ilanından sonra bu kişilerin Gazi’ye cephe almalarının gerekçesi, kendi ifadelerine göre, Milli Mücadelenin amacından saptırılıp kişisel hırslara alet edildiği kuşkusudur. Ali Fuat (Cebesoy) ‘a göre, 1924 Eylülünde yeni partinin kurulması kararının alındığı toplantıda şu hususlarda anlaşmaya varılmıştır:

İnkılapların hepsine taraftar olmakla beraber, bunların herhangi bir şahsa veya zümreye imtiyaz vermek için değil, bütün memlekete ve halkımıza mal edilmek emriyle yapılmış olduğu hakkında müttefik kalmıştık.

– Devlet şeklimiz olan Cumhuriyetin bir şahıs veya zümrenin idaresine alet olmasına mani olmaya elimizden geldiği kadar çalışacaktık.

03

Rauf Orbay

Rauf (Orbay)’ın cumhuriyetin ilanından bir gün sonra İstanbul basınına verdiği ve cumhuriyetin ilanında izlenmiş olan keyfi yöntemi eleştiren demeci, Halk Partisi içindeki yol ayrımının dönemeç noktasıdır. Orbay, İttihat ve Terakki deneyimine gönderme yaparak, 1908’in özgürlük umutlarının 1913’te bir parti despotizmine dönüşmesinin ülkeye getirdiği felaketli sonuçları vurgulamıştır. Bizzat kendisinin bu talihsiz geçmişte aktif bir rol oynamış olması, söylediklerinin önem ve ciddiyetini artıran bir unsurdur.

Tarih Kitaplarında Öğretildiği Gibi TCF İnkılap Karşıtı Gerici Bir Parti Miydi?

*TCF üzerine en ciddi ve kapsamlı araştırmanın yazarı olan Erik Zürcher, partinin programını, “İçinde belirgin bir Batı Avrupa çeşnisi taşıyan bir liberalizm programı” olarak tanımlar TCF parti düzüğü ve kurucu kişilerin demeçleri hakkında detaylı bir araştırma yaptığımızda bu savın gerçekten çok ama çok uzak olduğunu açık bir şekilde görebiliriz.

Örneğin; parti programının genel esaslar bölümünde, devlet şekli “halkın hakimiyetine dayalı bir cumhuriyet” olarak tanımlanır, partinin ana dayanakları demokrasi ve liberalizmdir.

Orbay, 1909’da Abdülhamid’in tahttan indirilmesinde rol oynamış, 1922’de Mecliste saltanatın kaldırılması lehine konuşup, bu olayın ulusal bayram ilan edilmesini önermiştir. Anglo-Sakson siyasi kültürüne hayranlık duyan, çağdaş ve Batılı zihniyete sahip bir kişidir. Mecliste halifecilik ve saltanatçılıkla suçlandığında kendini şöyle savunur: Değil halifeci ve sultancı, bu makamın haklarını kendine almak istidadında olan her hangi bir makamın dahi aleyhindeyim.**

Ekonomik konular arasında, Halk Partisinin sadece iç kaynaklarla kalkınmayı öngören iktisat anlayışına karşı serbest ticaret ilkeleri savunulur ve ihracatın önemi vurgulanır; sadece iç mali kaynaklara dayanarak kalkınma görüşü eleştirilir.*

Daha sonra partinin kapatılmasına gerekçe gösterilen “Fırka, efkâr ve itikadat-ı diniyyeye hürmetkardır” ifadesi “kişi özgürlüklerini her alanda kutsal saymak” ilkesinin bir uzantısıdır. Programda İslamiyetin yeniden tesisi ya da 1924 reformlarından geri dönülmesi yönünde herhangi bir talebe yer verilmez; aksine, tevhid-i tedrisat ilkesi savunulur. Partinin kurulduğu gün basına verilen demeçte, “kamu hakimiyeti, hürriyetperverlik, cumhuriyetçilik” esasları üzerinde anlaşmak koşuluyla, gerekirse CHF ile işbirliği yaparak “her nevi irticai hareketlere karşı konulacağı” belirmiştir.*

Partinin kapatılma sebeplerinden bir tanesi olan Şeyh Sait İsyanı’na partinin bakış açısını ise Rauf Orbay, ‘bu meselenin dış destekli olduğunu ve bu isyana katılanların ancak birer deli olabileceğini’ söylerek açıkça belirtir. Fakat konuşmasının ardından da sukuneti sağlamak için şiddet kanunlarının çıkartılmasını da ayrıca eleştirmiştir.

Nasıl kapatıldı?

Takrir-i Sükûn Kanununu 1925 Martında çıkar, aynı gün kurulan İstiklal Mahkemeleri, seri halde idam kararları vermeye başlar. Ertesi günü, ülke çapında TCF’yi destekleyen tüm gazeteler (ayrıca İslamcı ve komünist yayın organları) süresiz olarak kapatılır. Nisan’da Şeyh Said isyanı bastırılır. Bunu izleyen günlerde, CHP’nin yarı- resmi iki organı dışında halâ açık bulunan tek gazete, Hüseyin Cahit (Yalçın)’ın Tanin’i kapatılır; TCF İstanbul merkezinin polisçe aranmasını “baskın” olarak niteleyen Hüseyin Cahit, Çorum’da müebbet sürgün cezasına çarptırılır.

3 Haziranda TCF’nin tüm şubeleri hükümet emriyle kapatılır. Bu tarihten itibaren Türkiye, Sovyetler ve İtalya’nın ardından, yeryüzünün üçüncü Tek Parti rejimine sahip olur.

Meclis üyeliklerini sürdüren 24 TCF üyesinin tümü, 1926 Haziranında cumhurbaşkanına İzmir’de girişilen suikast gerekçesiyle tutuklanır. Yasal prosedüre uyma gereği duymayan bir yargılama sonucunda altısı asılır; yurt dışına kaçmış olan Rauf ve Dr. Adnan Adıvar, sürgün cezasına çarptırılır. Karabekir, Refet ve Ali Fuat Paşaların idam talebi, kimi yazarlara göre ordudan gelebilecek bir tepkiden çekinildiği için, beraate çevirilir.

Asıl Mesele… TCF’nin Varlığını Devam Ettirmesi Neden Önemliydi?

1925 yılından sonra CHP iktidarına muhalefet, taşranın İslamcı ve tarikatçı unsurlarıyla (ve, yerel olarak, Kürt isyanlarıyla) sınırlı kalmıştır. Rejimin genel çerçevesi içinde muhalefet edebilecek aydın ve elit çevreler, bu tarihten itibaren ya sinmişler, ya yurt dışına gitmişler, ya da rejime iltihak ederek Ankara’da mevki edinmek yolunu tutmuşlardır. Muhalefetin sözcülüğü, kasaba uleması ile tarikat şeyhlerine terkedilmiştir. Yasal bir muhalefet kadrosu içinde yer alma imkânları yok edilen İslamcılar daha radikal yollara yöneldikçe, rejimin onlara karşı yöneltmek zorunda olduğu şiddetin dozunun artacağı da doğaldır.

Özellikle 1926-27’de şapka kanununa gösterilen tepkiler dolayısıyla ve 1930-31’de Menemen olayları ertesinde tüm yurtta son derece sert bastırma tedbirlerine ihtiyaç duyulmuştur. Kolayca tahmin edileceği gibi bunlar, İslamcı (ve Kürtçü) tepkiyi daha uç noktalara itmiş, karşılıklı bir tırmanma süreci yaşanmıştır. O devirde doğan cepheleşmenin, bugün de Türk siyasetine hakim olması not düşürülmesi gereken önemli bir noktadır.

TCF Muhalefeti Yaşayabilseydi Ne Olurdu?

Sonuçtan hareketle akla gelen ihtimal,  İslami muhalefetin en azından bir kısmının, ılımlı, liberal, ve ana hatlarıyla cumhuriyet rejimine sadık bir siyasi platforma kanalize edilebilmesidir. İslamcı kesim Milli düşünceye ve cumhuriyet yönetimine prensipte karşı olmamıştır: Ulemanın büyük kısmı Milli Mücadeleye destek vermiştir; tarikat erbabının padişahlık kurumuna olan sevgisi de sanıldığı kadar büyük değildir. Osmanlı devrinde hatırı sayılır bir ağırlığı olan, aristokrat ve “ilerici” İslami unsur eğer 1924’ten sonra siyasi sahneden silinmişse, bunda, rejim içerisinde kendilerine yer bırakılmamış olmasının payı olmalıdır.

Meşru bir muhalefetin yanında, rejim için “tehlikeli” sayılacak bir radikal uç, demokratik ortamda daha kolay serpilir miydi? Bunu bilemeyiz. Ancak mutaassıp İslami fanatizmin, Tanzimat-sonrası Osmanlı siyasetinde ciddi bir varlık gösterememiş olduğu burada anımsanmalıdır. Belki sadece 31 Mart 1909 vakası dışında, cumhuriyetten önceki yüz yıl boyunca Türkiye’de tekbir getirerek kıyam eden, testere ile adam kesen, otel yakan vb. halk gruplarına rastlanmaz; üstelik bu dönemde “Batılılaşma” yönünde atılmış olan adımlar, cumhuriyet döneminin adımlarından daha az radikal değildir. İslamcılığın “gerici” ve anti-elitist bir tepki niteliğini kazanması, Türkiye’de daha çok 1924 sonrasının eseri gözükmektedir.

90'lı Yıllarda Kürt Milletvekilleri Meclis'ten Polis Zoruyla Alınmıştı.

90’lı Yıllarda Kürt Seçmenin Temsilcileri Meclisten Polis Zoruyla Alınmıştı.

İslami muhalefet için söylediklerim, Kürtçü muhalefet için de geçerli olabilir. Kürt hareketinin liderlik bayrağının Ayan reisi Abdülkadir ve Sorbonne mezunu Bedirhan Beylerden Şeyh Said ve Seyyid Rıza gibilerine, ve asli etkinlik alanının başkent salonlarından Hakkari ve Dersim’in dağlarına çekilmesi, daha çok 1924 sonrasına özgü bir gelişme gibi görünüyor.

Sonuç olarak, toplumumuzdaki kutuplaşmaların ve radikalleşmenin başlıca sebeplerinden birinin TCF ve benzeri muhalif partilerin kapatılması ya da açılmasının engellenmesi olduğunu açıkça görüyoruz. Bu parti kapatma ve karşıt fikirdeki düşüncelerin baskıyla engellenmesi zihniyeti ne yazık ki yakın bir tarihe kadar ülkemizde egemen oldu. Bu yanlışların faturalarını bizler hala ödemekteyiz ve ödemeye de devam edeceğiz gibi görünüyor.

* Bak. Tunçay, Türkiye’de Tek Parti, s. 127-149.

** Orbay III, s. 465

 

 

Leave a Reply

Ankara Bilgisayar Servisi Sigma Defence