Aslında “Bütün Kadınlar Cadıdır” – Bölüm 2 Kültür - Sanat

Aslında “Bütün Kadınlar Cadıdır” – Bölüm 2

Her kadın içinde bir “cadı”nın manevi gücü ve cesaretini barındırır. Fakat her kadın bunun bilincinde olmayabilir ya da sahip olduğu bu avantajı aynı verimlilikle kullanamaz. Özellikle Sanayi Devrimi’yle birlikte doğadan koparılıp dört duvar arasına sıkışıp kalmış modern kadının telaşlı ve hızlı yaşantısı manevi yeteneklerinin farkına varmasını daha da güç bir hale getirmiştir. Potansiyelinin farkına varabilen kadınlar ise çağlar boyunca toplum tarafından yaratılan “iyi anne” ve “iyi eş” modellerine uyum sağlayamaz. Toplumlar tarafından yaratılan bu modeller -çok eski zamanlarda yaşayıp yok olmuş birkaç toplum haricinde- her zaman ataerkil temeller üzerine kurulmuş olduğundan, içlerindeki feminen sese kulak veren kadınlar her zaman düzeni bozan kişi; “öteki” olmaya mahkumdur. Bu yüzden bu kadınlar ister on altıncı yüzyılda kavga gürültü “Şeytan!” diye suçlansın, ister modern dünyada -özellikle on dokuzuncu yüzyıl sonrası ortaya çıkan- hem fiziksel hem duygusal anlamda işkenceye ve üstükapalı suçlamalara maruz kalsın ya da misojinist hakaretlere uğrasın; her zaman içinde yaşamaya çalıştıkları toplumun kendilerine gösterdiği “kaba” kuvvetine karşı kendilerini savunmak, yeri geldiğinde de inandıkları uğruna savaşmak zorunda kalmıştır. İşte sözkonusu kadınları “cadı” yapan da budur, “cadı” kelimesinin karşısına “kötüniyetli”, “şeytani”, “anarşist”, “karanlık”, “tehlikeli” vb. tanımlamaları yerleştiren de…

 

On altıncı yüzyılda İskoçya, İngiltere, Hollanda, Fransa ve daha bir çok Avrupa ülkesinde cadılıkla mücadele yasaları çıkarıldı. Bu yasaların çıkarılması Avrupa’da başlayan kapitalizm hareketinin doğuşuyla aynı döneme denk geliyordu. Peki cadılıkla kapitalizmin bağlantısı neydi? Cadı avlarını gerçekleştiren Engizisyon Mahkemeleri ve dolayısıyla da Katolik Kilisesi değil miydi? Kadınlara karşı başlatılan, 200 yıl boyunca devam eden bu katliamın arkasındaki esas neden hangisiydi; din mi, politika mı? Yoksa aslında bu ikisi aynı yerden mi yönetiliyordu? Tanrı’nın gerçekte bu işle ilgisi var mıydı?

Avrupa da kapitalizmin doğuşu; köylülerin elinden topraklarının alınıp, işçi sınıfına sokulması ve devlete bağımlı hale getirilmesiyle başlar denebilir. Cadı avının bu noktada başlaması ve bunun bir tesadüf olmaması ise aslında cadı olduğu gerekçesiyle yakılan kadınların rastgele seçilmediği, belli ortak özelliklere sahip olduğu gerçeğiyle açıklanabilir. Bu özelliklerin başında yargılanan ve idam edilen kadınların hepsinin işçi sınıfından olması gelir. Onları haksız yere suçlayanlar ise toprak sahibi burjuvalardı. Bunun yanında, kadınlara biçilen ideal “anne” ve “eş” rolleri ise toplumda cinsiyetçi bir şekilde iş bölümü yapılarak, kadınların “eve ekmek getiren” erkeklere bağımlı olması anlamına geliyordu. Böylece kapitalist-ataerkil bir toplum oluşturuluyordu.

Aslında cadılarla mücadele yasaları olarak adlandırılmış yasalar aynı zamanda, kadın bedeni ve emeğini domine etmek üzerine kuruludur. Kapitalist düzende sürekli kontrol altında tutulmaya çalışılan işçi sınıfı fikriyle, bu kadınların süpürgelerinin üstünde özgürce uçan cadı imgesi zıtlık içindeydi ve düzene karşı bir tehdit oluşturmaktaydı. Bu kadınların bir kısmının ortak özelliklerinden bir diğeri de ebelik yapmalarıydı. Fakat sadece doğum işlemine yardım etmekle kalmıyor, o dönemlerde tabu olarak görülen üreme ve doğum kontrolü gibi konularda da pek çok şey biliyorlardı. Elbette bu ne katolikler, ne de kapitalist düzene adapte olmaya çalışan devletler tarafından onaylanmayacak ve belli kurumlara ve onların otoritesine karşı tehdit oluşturacak bir durumdu. Devletin ekonomik politikasının iyiliği için nüfus kontrolünün sağlanması kesinlikle zararlıydı; çünkü işçi sınıfının büyümesi emek gücünün ve tüketimin artması demekti. Yani cadı avları Avrupa nüfusunu ve dolayısıyla devletin kazancını arttırmaya yönelik bir hareketti aynı zamanda. Diğer yandan, Katolik kilisesi kadınların bu bilgileri ancak Şeytan’dan alabileceğini düşünüyor; kürtajı “Tanrı’nın işine karışmak” ve “masum çocukları Şeytan’a kurban etmek” olarak görüyordu. On altıncı yüzyılın sonlarına geldiğimizde ebelik mesleği kadınların ellerinden alınıp erkeklere verildi ve böylece doğumlar da tamamen devletin kontrolü altına alınmış oldu. Böylece kadın bedeni devlet tarafından kapitalizmin ihtiyaçlarına göre kullanılacak bir fabrikaya dönüştü; kadının kendi bedeni ve doğurganlığı üzerindeki egemenliği yok edildi.

Bu yazı bunlardan beş yüz yıl sonra, günümüzde hala üstü-kapalı bir şekilde sürdürülmeye devam eden cadı avlarına karşı biraz daha duyarlı olabilmemiz umuduyla yazılmıştır. Unutmamalıyız ki, hangi çağda ve hangi şartlar altında yaşarsa yaşasın, aslında bütün kadınlar cadıdır; ve burada kullanılan “cadı” kelimesi kendisine atfedilen karanlık anlamların aksine; spiritüel güç, sağduyu, farkındalık ve cesaret kavramlarını barındırır.

İlgili Yazılar